6 Ağustos 2015 Perşembe

Karadeniz Gezi Anılarım 1.bölüm

Bu yazı bir ceza ödevidir...

Bazen bir piyango vursa diye düşündüğümüz olmuştur değil mi? Ben piyango'nun sadece maddi olmadığını anladım.. Piyango bazen hiç ummadığınız zamanlarda  tahmin etmediğiniz şekilde  bilinçsiz de vurabiliyor ve siz sonradan onun ne büyük ikramiye olduğunu ve size neler kazandırdığını dönüp geriye baktığınızda anlayabiliyorsunuz..

Sıkıldığım ve ruhen karalar bağladığım bir zamanda bana piyango vurdu...

Ne kadar daraldığımı bilmeyen çok eski, ama eskimeyen sevdiğim bir dostum bana bizimle gelir misin? dedi..

Hemen atladım elbette gelirim... farkında olmadan piyango biletini çekmiştim...

Karadeniz turu, Karçal ve Kaçkar dağlarında fotoğraf çekimi yapılacak... lay lay lom yani... Zaten Doğu karadeniz'i de çok görmek istiyordum... Yeşil tonları, Karadeniz insanları, bol oksijen.. çiçek, böcek.. düşündüklerim sadece bunlardı..

Oraları gidip gördüğümde öğrendiklerim çok daha farklıydı..

Şehirlerimiz bile farklı ama ne gam.. ben onlara bir şekilde katılır ve eşlik ederim diye düşündüm. Altı ay öncesinden grup arkadaşlarımın almış olduğu tarihlere biletlerimi aldım...

Ne yalan söyleyeyim hiç heyecanım yoktu.. sadece dünyanın en güzel şehri üzerime üzerime gelip beni boğarken ben ohhh işte senden kaçtım "Ey şehr-i Istanbul" demek için gün sayıyordum..

Bu gezinin bana neler katacağını hayal bile edemeden....

Gitmeden yeşil yol filan dediler yürüyüş onun adına olsun... Olsun tabi ki de.. lay lay lom.. nedir, ne değildir tam kavramış değilim.... davulun sesi hoş sadece.. Davul yaklaştığında sesi seni gerçekten rahatsız ediyormuş...

Ne kadar yaban, ne kadar hoyrat fakat bir o kadar da cömert bir doğa ile karşılaşacağımı bilmeden cicilerle valizimi doldurdum.. lay lay lom..

Iğdır gördüğüm ilk doğu şehri.. Hava limanından ayrılıp şehrin içine doğru ilerlerken devasa büyüklüğü ile efsanelere konu olan dağı gördüm.. başı gerçekten şiirlere konu olacak gibi dumanlı, kudret ve yüceliğinden dolayı yapayalnız olmanın  ihtişamı ile karşımda duruyordu.. Şu sıralar adı gibi içime ağrılar saplayan muhteşem Ağrı dağı... Hayran kaldım.. O dağ benimdi... benim... senin... onun.. hepimizin..

Çoraktı, sıcaktı... evlerin çatıları kardan etkilenmesin diye çinko kaplı.. pırıl pırıl parlıyordu.. yemeğimizi yediğimiz restoranın sahibi misafirperverdi..  güleryüzlüydü.. ama bir şey.. bir şeyler eksikti.. ne peki diye soracak olursanız.. yanıtım "bilemiyorum" olurdu...

Rehber hocamız Iğdır'da fazla kalamayacağımızı söyledi.. Halbuki turun içinde Iğdır’da planlanan bir bölüm olduğunu hatırlıyordum.. içime o an bir sancı saplandı.. Gerçek kara peçesini kaldırıvermişti sanki.. Batı’dan doğu’ya gelmişiz ama birbirimizi tanıma fırsatı bile verilmiyordu..  kendimi bir an öksüz ve yetim gibi hissettim.. hani evinde kalmak çok istersinde, annen ve baban öldüğü için seni zorla başka bir yere götürürler…
Bir de dostum orada hastalanmaz mı? Bir üşüme bir titreme.. ateşi yükseldi.. rehberimiz hemen onu hastaneye götürdü.. zaten kimseyi tanımıyorum.. kendimi iyice kötü hissetmeye başlıyorum.. Gerçi grup arkadaşlarım o kadar candan, o kadar güler yüzlüler ki.. hepsi birbiri ile çok ilgili.. ama kendimi yalnız hissediyorum işte elimde değil.. neyse ki dostuma serum takılmış… kendini biraz toparlamış bir vaziyette geri döndüler..

Böyle bir hissiyat içinde Iğdır'ı üzüntüyle geride bırakırken davulun sesleri sanki kulağımın dibinde çalıyordu.. kendimi rahatsız ve güvensiz hissettim..

Kars yolumuzun üzerindeydi.. çatıları parlayan evler, çevresi çorak kırmızı dağlarla (demir varmış)  bir arada,  mahzun boynu bükük uzaktan bize gözünü kırptı.. sen bir de beni kışın kar yağdığında gel de gör der gibiydi.. Ama muhakkak gel ve gör..

Muhteşem Aras nehri.. sadece kitaplardan ismini duyduğum nehir. Ardahan'a doğru ilerlerken fotoğraf çekimi için arabadan inildi.. Tarlasını at arabası ile biçen çiftçi bize güzel fotoğraflar verecekti.. Verdi de.. Ailece çoluk çocuk oradaydılar.. bize samimiyetle soğuk bir ayran ikramında bulunmak istediklerini söylediler.. evlerinin uzakta olmasında yakındılar.. arkadaşlarım fotoğraflarını çekerken 4-5 ve 9-10 yaşlarında çocukları ile tanıştım.. Bana uzaydan gelmişim gibi bakıyorlardı.. isimlerini sormadım bile.. çünkü onlar çocuklarım gibiydi.. isimleri neyi değiştirecekti ki.. hayran hayran bana bakarken biri benimle  konuşmaya utandı..  uzattığım elimi açık elektrik kablosu görmüş  de dokununca çarpılacakmış gibi bir ürkeklikle tutan  öteki ise, gözlerinde parlayan ışıkla okuyacağına söz verdi bana.. Ben ona güvendim..Umarım onun da güvendikleri sözünü tutmasını sağlayabilir...

Ardahan'a doğru minibüsle ilerliyoruz.. akşam olmak üzere.. Gideceğimiz yer dört yanı 3537 metreye yükselen Karçal dağları ile çevrili Artvin iline bağlı (Ardahan'a daha yakın olmasına rağmen) Doğu kısmının Ardahan-Artvin sınırlarını teşkil eden Yanlızçam dağlarının içeriğinde bulunan Sahara Dağlarındaki  Şavşat-Laşet yaylası... Sahara Milli parkına yakın.. Laşet'in kelime anlamı "domuz ini" imiş.. Hava karardığı için nasıl bir yerdeyiz tam olarak anlayamıyorum ama havasını ciğerlerime çekiyorum.. sanrım içmeden sarhoş oluyorum..

1530 metrede'yiz. Rehber hocamız metre hesabı yapıp duruyor.. Bizi bir aşağılara indirecek, bir yukarılara çıkaracakmış... Hepimizi 3150 mt. yükseklikteki Kaçkar dağları tırmanışına hazırlıyor.. ben hala lay lay lom.. çiçek, böcek, ay ne güzel, aman da ne güzel vadi filandayım...

Hepimiz yorgunuz... henüz yol arkadaşlarımı pek tanımıyorum.. grupta 14 kişiyiz.. içlerinde tanıdığım tek kişi sadece eski dostum.. onlar da beni tanımıyorlar ama gruptakiler birbirleriyle tanışıp daha önce yol arkadaşlığı yapmış kişiler.. bir tek ben acemi çaylak yani.. Ben de bulunduğum şehirde doğa gezileri yapan bir kişiyim.. trekking yapmak bana hiç de yabancı değil.. Bu gezilerde hocaya güvenmek çok önemlidir.. güvenini kaybettiğin an bu spor seni yürümeye yabancılaştırabilir.. ben de güven kaybı yaşayınca uzunca bir süre doğa yürüyüşleri yapmamıştım.. Anlayacağınız performans sıfır.. ama ben kendime güveniyorum tabi.. dostum ise gözü kapalı güveniyor,  güvenmesem gel demezdim diyor..fakat rehber hocamız biraz müphem yaklaşıyor bana.. ara sıra bize verdiği öğütlerde yürüyüşlerde ısrar etmemizin gereksiz olduğunu ve isteyenlerin varacağımız yerlere minibüslerle gidebileceğini söylüyor.. minibüslerle giderken de görebileceğimiz güzel yerler varmış.. lay lay lommmm...

Akşam yemeğinde ne yersiniz diye soruyor.. Ne var ki diyorum.. Şu bu filan bir de alabalık var diyor.. Balık yemek istiyorum ama... alabalık hiç sevmem.. başka balık yok mu? Yok diyor gülümseyerek.. nazlanarak alabalık söylüyorum.. Şimdi burada yediğim alabalığı methedemeyeceğim.. ama ertesi gün de alabalık yediğimi söylemek istiyorum.. alabalık sevmiyorsanız dağlardan gelen suda yetişen alabalık yiyin lütfen..

Çok güzel ahşap bungalov evlerimize yerleşiyoruz.. Ben yabancı olduğum için tabi.. biraz kendimi sığıntı gibi hissediyorum ilk akşam.. Herkes iki kişilik odalarda kalırken ben iki kişinin yanına bir üçüncü kişi olarak kaynak oluyorum.. Huzurlarını kaçırdığım arkadaşlarımdan biri Nöroloji hocası, biri öğretmen.. Beni bağırlarına basıyorlar.. Ne yapsınlar elden gelen bişey yok.. mecburen.. İki odalı bungalovda çektiğimiz kura sonucu tek oda bana düşmez mi! Utanarak tek odayı alıyorum ama içim de bir tuhaf oluyor.. Dağdan gel bağdakini kov misali... Her zaman gülmeyen şansım bana bir gülücük atıyor işte..

Akşam erkenden uyuyoruz.. yorgunluktan ziyade, sanırım oksijeninden.. sabah 7 buçuk kahvaltı dendi.. Her zaman saat 11 lere kadar uyuyan ben sabahın köründe kuş sesleri ile uyandım.. Kuş sesi deyip geçme ama.. melodi dolu cıvıltılar.. hatta uyanırken, beste yapanlar kesinlikle bu kuşlardan etkilenmişlerdir diye düşünüyorum.. Kapıyı açıp dışarı çıkıyorum.. Şaşkınlık içindeyim.. Farkına varmadan öldüm herhalde cennetteyim diye kendi kendimle konuşuyorum.. Bir vadinin tepesindeki ağaç bir evin balkonundan uçsuz bucaksız bir yeşilliğe bakıyorum.. Bir dinginlik.. sadece kuşların melodileri.. hafif bir üşümekle üşümemek arası.. masmavi bir gökyüzü.. bir huzur.. sanki ruhum bedenimden çıkıyor ve beni rahat bırak lütfen hantal vücudundan çok sıkıldım diyor...

Kahvaltılarımızı ediyoruz.. merak ettiniz değil mi? Ne yedik diye.. Yayladayız.. ne yiyebiliriz ki? Yaylada yetişen mis kokulu meyvelerden reçeller desem gerisini de siz hayal edin artık...

Başladık yürümeye kahvaltıdan sonra... Küçük bir yürüyüş dedi Rehber hocamız.. Yayla evlerinin arasında fotoğraf çeke çeke, gördüğümüz herkesle selamlaşarak yürüyoruz.. İnsanlar samimi, meraklı ve ince bir saygı göstererek bizi karşılıyorlar.. Alışıklar orada yürüyüş yapan doğa severlere.. Küçücük bir bakkal görüyoruz.. ben en son çok küçükken böyle bakkal olduğunu anımsayabiliyorum..  Sahibi çok yaşlı.. dükkanda ne ararsan bulabilirsin.. yok, yok..  yirmi yıl önce aldığı kumaşları aynı fiyattan satıyor.. kumaşlar üç lira beş lira.. gözüne inanamıyorsun.. Yaylanın tek bakkalı.. herkes fotoğraflarını çekiyor.. hiç şaşırmıyor hatta poz veriyor.. Alıştırmışlar.. Yürürken bir ev sahibi ile merhabalaşıyoruz.. İzmir'de oturuyormuş.. Emekli öğretmenmiş.. Yazları buraya geliyormuş ama evin bakımından şikayet ediyor.. Zor oluyormuş.. Ama yine de inatla gelmeye devam ediyormuş.. Burayı çok seviyorum diyor gözlerinden de sevgi fışkırıyor bu arada..  O böylesine yaylasından sevgiyle  bahsederken muhtar parsel parsel arsa satmak için rehberimizi sıkıştırıyor..  500 mt2 lik parselden bahsediyor.. Rehberimiz kızıyor doğayı böyle parsel parsel katlettiklerinden yakınıyor.. Ve sık sık iki üç yıl önceki halinden daha  farklı bulduğunu söyleyip duruyor..

Gerçekten kısa bir yürüyüşten sonra minibüslere biniyoruz ve Sahara Milli Parkı'nda bulunan Karagöl adındaki bir buzul gölüne gidiyoruz.. Göl doğa harikası.. içinde balıklar kaynıyor.. kocaman kocaman devasa.. kırmızı süs balıkları bile var.. Tek bir işletme var o da özel.. İşletmeyi fahiş bir paraya kiralamışlar öyle olunca tabi mutsuz bir işletmeciyle, fahiş fiyatta içecekler ve yiyeceklerle karşılaşıyoruz... Hemen oradan ayrılıyoruz yine tabi minibüsle.. Kocabey yaylasına varıyoruz ve rehberimiz buradan yayla evlerini görerek yürüyeceğimizi söylüyor... Başlıyoruz yürümeye.. hafif rampalar.. hafif inişler... lay lay lom...

Rehberimiz yürürken beni izliyor hissediyorum.. yanıma geliyor ve bu ayakkabıdan başka ayakkabın var mı? Hayır yok diyorum.. Niye olsun ki? ayağımdakiler pahalı markalı bir spor ayakkabısı.. Gerçi gruptakilere bakıyorum bir tuhaflık var ama.. herkesin ayağında kar botları gibi botlar var.. Rehber olmaz diyor.. Yav ne olmaz.. Seni bu ayakkabılarla Kaçkar yürüyüşüne götürmem.. Birden kulaklarımdan ateş çıkıyor sanki... Ama bu yürüyüş ayakkabısı işte..  Olmaz diyor.. iki yürüyüşte ayakkabının tabanını orada bırakırsın seninle uğraşamam deyip kestirip atıyor... Bu arada yürüyoruz.. gerçekten yürürken bileğim ağrımaya başlıyor.. Ama gıkımı çıkarmıyorum.. Götürmeyecek beni eyvah götürmeyecek... Paniklemeye başlıyorum.. Nereye götürecek.. nereye  gideceğimi de bilmiyorum... fikirsizim yani...
Sadece iniş yaptık bu yürüyüşte.. öyle yoruldum ki.. kulağımda hafif bir inişti diyen vızlama gibi rehberimizin sesi... fikirsizim... akşam yemeği yedim doğru yatak... saat sekiz belki de sekiz buçuk... derin uyku rahatlığı...


Ertesi gün erkenden, Artvin Kayalar köyü, Macahel bölgesi (Gürcü kökenli bir kelime elimizin bilek kısmı (maca) ve el (hel) kelimelerinin birleşimi ile çukur anlamına geliyor) Lekoban yaylasına doğru bir minibüsle yola çıktık.. Önce Şavşat ilçesine uğradık.. Rehberimiz bana yürüyebilmem için uygun bir ayakkabı buldu.. Ayakkabılarımı aldıktan sonra bağrıma basarak  yola koyulduk.. Şavşat ilçesinden 25 km kadar sonra saptığımız yol bizi Lekoban yaylasına çıkaracaktı.. Pardon yol mu dedim yanlışlıkla.. Yol değil patikaydı.. iki arabanın yan yana geçmesine imkan olmayan keskin virajlarla dolu toprak, çakıl, çukur dolu bir patika.. Şoförümüz o kadar usta idi ki.. Son model altı çekerli cip ile ralliye katılan yarışmacı gibiydi.. yanımızda Çoruh’u besleyen güldür güldür akan sular eşliğinde içimiz dışımızda, yüreğimiz ağzımızda sağ salim yaylamıza vardık sonunda..

Dört bir tarafımız dağlarla çevriliydi.. telefonlar çekmiyordu.. Pansiyonun sahibi tarafından yapılan iptidai su gücü ile çalışan jeneratör ancak gece devreye giriyordu.. pansiyonlar yan yana dizili ağaçtan yapılmış odalar halinde idi.. odalarda altı adetti.. Bir de oturma salonu ve mutfak olarak kullanılan içinde şömine ve bir kuzine bulunan şirin bir oda daha vardı..

Eşyalarımızı odalarımıza koyduktan sonra rehber hocamız yine kısa bir yürüyüş yapacağımızı ve kaldığımız yaylayı tanıyacağımızı söyleyerek bizi arkasına kattı.. Dört beş saatlik bir dağ gezisinden sonra geri döndük.. sanırım bu yürüyüşten sonra sınavı geçmiş bulunmaktaydım.. Kaçkarlarda onlara eşlik edip grupta olmaya adaydım.. çayımız kuzinede demlenmişti... yöresel yemekler yapılmıştı.. ve hepsi de çok lezzetliydi.. Yemekleri yapan pansiyon sahibinin güler yüzlü gelini idi.. başka bir dilde konuştuklarını duyunca sordum.. lazca mı konuşuyorsunuz diye.. Hepsi ana dili gibi gürcüce konuştuklarını söylediler... orada herkesin bu dili bildiğini söylediler..

Pansiyon sahibinin oğlu yemeklerimizi yapan gelinin eşi ile yaptığım sohbette pansiyonları Gürcistan'dan getirdikleri bir marangoz ile iki erkek kardeşin birlikte yaptıklarını öğrendim.. Her gün bizim içimizin dışına çıktığı yüreğimizin ağzına geldiği o yoldan inip Şavşat'a alışveriş'e gittiğini, zamanı geldiğinde hayvanlarını toplama bir kamyonetin arkasında yaylaya getirdiğini, okuyamadığını, genç neslin hep göç edip köylerini terk ettiğini ama gidenlerin hiç mutlu olmadığını söyledi.. Aydınlık ve yakışıklı bir yüzü vardı.. gencecikti ama.. ya umutsuz bakan gözleri...

Lekoban'da ay başka doğuyordu.. Biz mi ona yaklaşmıştık.. Yoksa ay mı bize bilemedim...

İkinci günümüzde erkenden kalktık yine her zamanki gibi... Şahane bir yayla kahvaltısından sonra ilk zorlu yürüyüşümüzü yapacağımızı söyledi hocamız.. Grup arkadaşlarım hazırlanmıştı.. ellerinde batonlar.. ayaklarında yürüyüş botları, başlarında enselerini örten şapkalar.. üzerlerinde ter atan t-shırtler.. pantolon paçalarında koruyucu kolluklar.. çantalarında yağmurluklar.. onlar daha önce dağ yürüyüşleri yaptıkları için biliyorlar.. hazırlıklı gelmişler.. Ya ben.. çaylak.. üstte yok başta yok.. incecik bir şapka.. yağmurluk küçücük ve kısacık üstelik daracık.. baton yok.. bacak paçalarıma kolluk yok.. anlayacağınız Medine’nin fikirsiz fukarası.. Ama Allah’tan yeni aldığım ayakkabılarım var…

Maden istikametinde yola çıktık. İnce geçitten geçerek, Karçal dağlarının zirvesi 2700 metrede Naçadırev gölüne yürüdük.. Yüce dağların arasındaki buzul bir göl bu.. Eskiden kervanların çadır kurduğu yermiş.. Yürürken karlara dokunduk.. Sis inmeye başladığında ise geri dönüşe geçtik.. Manzara muhteşemdi.. havası şahaneydi.. Çok şükür ki yağmur yağmadı.. Yorulduk... çok yorulduk.. ama gözümde doydu, ruhum da.

Bu benim ilk deneyimimdi..  Zirveye varıp çevrenizdeki dağları gördüğünüzde ve sizin nerede bulunduğunuzu anlayıp algıladığınızda ki o muhteşem his.. dünyayı ben yarattım ile yaratılan dünyanın karşısında ben neyim ki ikilemini yaşatan o his... anlatamayacağım galiba..

Teknolojiden uzak olmak, insan ilişkilerinin ve birbiriyle iletişimin kuvvetlendiği bir ortam yaratıyordu. Orada kaldığımız iki akşam boyunca kuzinemizin üzerinde demlenen çayımız sohbetlerimize yarenlik etti.. benim de kendimi yabancı hissetmem o sohbetlerde eriyip bitti...Esprili pansiyon sahibimizin bilmeceleri, tavla partisi.. Hocam yazmayacağımı düşünmemiştir  herhalde.. Grup arkadaşlarım hocamızın yenilgiye gelemediğini, yenildiğinde acısını yürüyüşlerden çıkardığını söylemesi üzerine yenilmek için elimden geleni yaptığım halde  ayıp olacak söylemesi ama.. rehberimizi 5-4 yendim de..
 Yorgunum ama Lekoban'dan ayrılırken içimde bir hüzün mü vardı ne? 

2 yorum:

  1. Benim meskenim dağlardı dağlar der güzel dizeler insana bu dünyadaki cenneti sunar hirslarimizdan telaslarimizdan kurtuluruz orada kuralları doğa koyar sen uymak zorundasindir ister zengin ister fakir ol dağda doğa ananın sözü geçer güzelliği de bundan gelir

    YanıtlaSil