Akşam yemeği yedikten sonra rehberimiz sabah beş’te yola
çıkacağımızı söylüyor.. dokuz’da zirvede olmayı planlıyor.. Artık rehberimiz
daha az konuşuyor.. sorulara daha kaçamak yanıtlar veriyor.. Lanetleme
geçidinin bizi ne kadar yoracağından filan bahsetmiyor tabi..
Grup arkadaşlarımın içinde, geziye katılmadan önce
gideceğimiz yerlerin haritasını çıkarmış, profesyonel, bilgili, yürüdüğümüz ve yürüyeceğimiz yerlerin
bilincinde olan arkadaşımız Kaçkarların güneyinde olduğumuzu, buradan hareketle
zirveye çıkarak kuzeyinden Kavrun
yaylasına ineceğimizi söylüyor.. elindeki haritalarla merak edenlere bilgi
veriyor, ufak ufak aldığı notları benimle paylaşmak nezaketinde bulunuyor..
Hasta olan sevgili dostum kendisi gelmek için ısrar ettiği
halde rehberimiz şartları daha kötüleştireceği için gelmesinin sakıncalı
olduğunu söylüyor ve o da şartları kötüleştirmemek için, gönlü ve kalbi bizimle
kala kala kabul ediyor.. tırmanışa katılamadığı için kendisinin tüm yürüyüş
teçhizatını akşamdan bana veriyor.. Bacak kollukları, baton, eşarp, dağ
yağmurluğu.. bütün teçhizatlarım hazır.. şanslıyım galiba..
Sabah saat dörtte uyanıyoruz.. aynaya bir bakıyorum
dudağımda kocaman bir uçuk..
Vazgeçip hasta olan arkadaşlarımla birlikte arabayla Ayder’e
mi gitsem acaba? Israr yok çünkü.. isteyen gelir, istemeyen gelmez.. Ne yapsam?
Yiğitliğim aklıma geliyor…
Sıkı sıkı giyiniyorum.. kollarımızı ve açık olan ensemizi
örtüyoruz.. çünkü son derece tehlikeli güneş yanıkları olabiliyormuş..
Az yiyin… az yiyoruz..
Zaten sabahın dört bucuğunda canın da pek bir şey çekmiyor..
Yürüyüşe katılmayacak olan arkadaşlar bir arabayla beş buçuk
saat sürecek Rize’ye bağlı Ayder yaylası’na inecek..
Onlar arabayla yolu uzatarak gidecek, biz ise kısa yoldan..
yürüye yürüye.. ine çıka.. sürüne sürüne..
Düşünmemeye çalışıyorum…
Ve tam beşte yola çıkıyoruz…
Rehberimiz önde.. biz arkada…
Sıra halinde…
Sırtımızda çantalar.. ayağımızda botlar… elimizde batonlar…
Yürüyoruz.. başlıyoruz yamaçlardan tırmanmaya..
Bir iki saat sonra yanımızdan eşya yüklü katırla bir yerli
geçiyor.. kampçıların eşyalarını taşıyor katırlar.. o da katırının yanında..
keçi gibi dağ yollarını tırmanıyor.. ayağında bot bile yok.. yanımızdan seke
seke geçiyor ve gözden kayboluyor.. Rehberimiz bize dönüyor bu köylü bizden
yarım saat sonra çıktı yola diyor sadece.. Utanın mı demek istedi diye
düşünüyorum.. öyle diyorsa öyledir.. kendimden utanıyorum..
Lanetleme geçidinden geçiyoruz.. Adına yakışır bir yer..
sırf kaya.. tabanlarımın altı acıyor.. Kaya ve taş… kaya ve taş… karların
üzerinde yürüyoruz…
Devamlı tırmanıyoruz… tabanlarım acıyor..
Artık kafamı kaldırıp bakmıyorum çünkü baktıkça moralim
bozuluyor… Ulu ulu dağlar dört bir yanımda.. nerden nasıl çıkacağız.. ne
yapacağız.. her yer kaya.. bu çıkış bitmez..
Başım önümde belli bir tempoda tırmanıyoruz…
Ara ara saate bakıyorum.. rehberimiz demişti dokuz gibi
zirvede oluruz.. yok canım bize bilgi olarak değil.. öylesine konuşurken
duymuştum.. saat sekiz buçuk.. üç buçuk saattir yürüyoruz..
Yarım saatimiz kaldı… ha gayret..
Sanki herkes çok rahat çıkıyor da bir tek ben
zorlanıyormuşum gibi geliyor.. kimse de çıt yok..
Ara ara fotoğraflarımızı çekiyor arkadaşlar….
Ve rehberimizin söylediği gibi saat 09.05 zirve…3150 metre..
Dinlenin diyor… ter içindeyiz… Arkadaşlarım sevinç nidaları
atıyorlar..
Zirveye taşlarla çevrili çukur bir yer yapmışlar.. gelen
ziyaretçiler burada oturuyorlar… Rüzgar esip savuruyor.. İnanamıyorum…
Bilincine varamıyorum… Arkadaşlarım makinalarını çıkarmış
fotoğrafla bunu belgeliyorlar..
Neredeyim… ne yapıyorum.. Nasıl yani?
Etrafıma bakıyorum.. dağlar alabildiğine.. uçsuz bucaksız..
kudret.. uçsuz bucaksız yalnızlık… uçsuz bucaksız.. heybet…
Göğün mavisi dağlara yansımış.. Dağların görkemi gökyüzüne
resim gibi çizilmiş..
İçlerinde beni kendilerine çeken bir mıknatıs mı var acaba
diye düşünmekten kendimi alamıyorum..
Büyülenmek böyle bir şeymiş diyorum..
Üşümeye başlıyorum.. vücut ısısı aniden düşebilirmiş..
sonuçları ölümcül olabilirmiş..
Rehberimiz daha fazla ısı kaybı yaşamayalım diye hadi
bakalım düşün yola diyor..
On dakikalık bir zirve için o kadar eziyetli tırmanış..ve
aklına geldiğinde hayatın boyunca duyacağın o müthiş haz..
İniş başlıyor..
Hala taş ve kayalarda yürüyoruz.. bir saatlik bir yürüyüş
sonrası önümüze tekrar bir doğa harikası çıkıyor.. buzul gölleri..
Rehberimiz dinlenin diyor.. İsteyenler göle girebilir..
O kadar yorgunum ki.. değil yüzmek, gidip mayomu giyecek
halim yok.. atıyorum kendimi otlara.. arkadaşlarım bir daha böyle bir fırsat
ele geçmez diyorlar ve mayolarını giymeye gidiyorlar..
Botlarımı çıkarmak ve ayaklarımı suya sokup dinlendirmek
istiyorum.. Ayağımı suya sokmamla çekmem bir oluyor.. ayağınızı beş saniye suda
tutamıyorsunuz.. öyle soğuk ki..
Hemen suya girmekten vazgeçiyorum..
Arkadaşlarımı tebrik ediyorum.. hepsi birkaç saniye de olsa
gölün suyuna girip çıkıyorlar..
Ben o suya girmedim.. ama pişmanım..
30 dakikalık bir moladan sonra hadi bakalım diyor rehberimiz..
Hadi bakalım…
İnişteyiz… yürüyoruz..
Artık varamayacağız herhalde diye düşündüğüm sıralarda
Kavrun yaylasının evlerini uzaktan görüyorum… Yakın gibiler.. sonunda geldik..
sevinçten havaya zıplamak üzereyim..
Elbette tepeden kuşbakışı baktığımı unutuyorum..
Sanırım iki-üç saat daha yürüyoruz o gördüğüm ve yakın
sandığım evlere varabilmek için..
Neyse..
Varıyoruz yani.. sonunda Kavrun yaylasına iniyoruz…
Yaylaya inmeden Rehberimiz bizi etrafına topluyor ve hepimizi
teker teker tebrik edip kutluyor...
Yüzündeki mutluluk ifadesi görülmeye değer..
Biz de sınıfı geçmiş öğrenciler gibi gururluyuz..
Rize ili, Çamlıhemşin beldesine bağlı Fırtına vadisindeki Kavrun
yaylasında karnımızı doyuruyoruz.. Artık disiplin de sona eriyor..
Rehberimiz Yeşil yol’un bu vadiden geçeceğini söylüyor..
Yeşil yol dedikleri yayla otobanı..
Hatta daha iyi bilginiz olsun diye size araştırdım ve aynen
amacı şu..
Yeşil yol Samsun’dan başlayarak Ordu, Giresun, Gümüşhane,
Bayburt, Trabzon, Rize ve Artvin’in yaylaları ve turizm merkezlerini yüksek
rakımdan birbirine bağlayan yaklaşık 2.600 km. uzunluğunda turizm yolu olarak
planlanmış.. 7 metre genişliğinde gidiş geliş olarak planlanan yolun zemini taş
parke döşemeli olacakmış.. Bu yolla birlikte 40 noktada oteller, restoranlar ve
kayak tesislerinden oluşan turizm merkezleri oluşturulacakmış.. İki yıldır
süren bu projenin 2018’de bitirilmesi planlanıyormuş..
Bu güzel yayladan otoban geçirecekler.. Ki yine rehberimizin
söylemiyle daha önce geldiğinden daha farklı bir Kavrun yaylası ile karşılaşmış..
yapılaşmalar fazlalaşmış.. çirkin betonlar.. yaylalıktan çıkmış da sanki yazlık
tarzında kullanılmaya başlanmış..
Avrupalı, Asyalı milletler varolan yeşillikleri bozmamak için
uzun uzun beton ayaklar üzerine otobanlarını yapıyorlar.. bir ağaç dikmek için
veya yeşile dokunmak için emek harcamamış, sevgisiz, saygısız kişilerin masa
başından doğa katliamına imza atmalarına ben de bir vatandaş olarak karşı
çıkıyorum.. Yayla halkı bu otobana şiddetle karşı.. Medyada haykırarak istemediklerini
söylemişler.. Çek elini yaylamdan demişler.. Aşağılarda yer kalmadı sıra buraya
geldi diye bağırmışlar.. Bir ülke, içinde yaşadığı halkıyla var oluyorsa neden o ülkeyi var edenlerin söyledikleri göz ardı
ediliyor.. Bu laf söz dinlemez rant peşinde koşan vatan hainlerinden, bu vurdum
duymazlardan doğa katillerinden nasıl kurtulacağız diye hayıflanıyorum.. içim
burkuluyor yine..
Minübüs geliyor ve Rehberimiz Ayder yaylasına ineceğimizi
söylüyor.. Bizimle yürüyüşe katılamayan arkadaşlarımız bizi orada bekliyor..
Ayder yaylası.. ben ilk kez geliyorum.. Ama yakın zamanda
gelen arkadaşlarımız var grup içinde.. çok değişmiş olduğunu söylüyorlar.. her
yer pansiyon.. her yer yabancı turist.. kalabalık.. yoğunluk.. daha önce
gördüğüm yaylalara hiç benzemiyor. Daha çok turistik bir ilçeye benziyor.. pek
anlatılacak bir şeyi kalmamış yani..
Kaldığımız pansiyonun sahibi olan bayanla biraz sohbet
ediyoruz.. Biz evet para kazanıyoruz ama hiç memnun değiliz diyor.. alt yapıları
yokmuş.. vadiden akan suyu kirletiyorlar atıklarıyla.. biz yol istemedik
diyor.. annelerimiz babalarımız katırlarla gelirlermiş.. biz de öyle gelirdik ne
var ki diyor.. yol yapıldı.. yaylamızın tadı kaçtı diye hayıflanıyor.. arap
turistlerin buralardan yer almak için yerlileri büyük meblağlarla kandırmak
istediğini söylüyor.. ama ekliyor.. ne verirlerse versinler, yabancılara kimse
yer vermiyor.. sokmayız onları buraya.. Karadeniz insanlarını zaten severdim..
daha da çok seviyorum şimdi.. samimi.. mert.. güvenilir insanlar.. ne
istediklerini çok iyi biliyorlar.. emanete hıyanet asla etmiyorlar..
Dönme vakti..
Ertesi gün Fırtına deresinin yanından Ardeşen’e iniyoruz. İstikamet
Trabzon hava limanı.. Ardeşen’de son yemeğimizi yiyoruz bir de küçük tur atıp
Rehberimizle vedalaşıyoruz..
Hava limanında grup arkadaşlarımla da alelacele
vedalaşıyorum.. yoksa uçağı kaçıracağım..
Onlar başka bir şehire gidiyorlar ben başka bir şehire..
Gezimin anılarını anlatırken dikkat ettiyseniz hiçbir
arkadaşımın ismini zikretmedim.. belki birinden fazla, birinden az, hatta hiç bahsi
geçmeyen arkadaşlarım olabilirdi.. kimseyi kırmak istemem.. hepsini çok
sevdim..onlarla tanıştığım için de çok mutluyum.. Hepsine ayrı ayrı teşekkür
ediyorum..
Ayrıca benim bu geziye katılmama vesile olan sevgili
dostuma,
Gezi anılarımı yazmama yardımcı olan notlarını, hiç
düşünmeden bana veren grup arkadaşıma,
ve yazımın baş kahramanı olan Rehber hocam’a çok teşekkür
ederim.. Sizlerle beraber olmak büyük zevkti..
Bu anıları niye yazdığıma gelince..
Mevlana’nın bir sözüyle bu soruya yanıt vermek istiyorum..
Susamak ile susmak çok benzer..
Birinde dilin, diğerinde yüreğin kurur..
M.Erten-Ağustos 2015, İstanbul