13 Ağustos 2014 Çarşamba

Barışma Hikayesi



 Şerefe dedi gözlerimin içine bakarak.. Birlikte geçirdiğimiz yılların şerefine..

Gözlerinde sevgi mi vardı ne… Yoksa bana mı öyle gelmişti..

Bıkkın ve yorgun bir sesle, şerefine içilecek yılları anımsayamadım dedim…

Şaşırmış bir sesle, Neden? Halbuki ben seni hep sevdim ve hala çok seviyorum dedi..

Belli belirsiz güldüm, hatta kahkahalarla gülüp sonra da ağlamak geldi içimden..  ama belli etmedim…

Kelimelerin üzerine basa basa, Sen beni sevmiyordun dedim.. Madem çok seviyordun beni, bana bunu neden belli etmedin.. Bir kez bile bunu senden duymadım ben..

Söyledim dedi, hem de kaç kez söyledim …

Yalancıydı işte.. söylese unutur muydum.. Bana karşı hep ikiyüzlüydü..

Koca koca gözlerini açarak,
Çevrenle, dostlarınla, çocuklarınla, işinle o kadar meşguldun ki beni duymadın… dedi.

İşte yine beni suçluyorsun dedim öfkeyle.. Hep suçlu bendim.. sanki kendi sütten çıkmış ak kaşıktı.. O zaman sen de hep bencildin… Beni hiç  tanıyamadın bile… tanımak da istemedin zaten… Ben nelerden hoşlanırım..  Neler yapmak isterim.. Bir kez bana sordun mu? Bana şefkatle yaklaştın mı hiç.. Benimle asla ilgilenmedin.. Saçlarımı okşayıp bana bir kez sarıldın mı sen?.. diye bağırdım.. sesim titremişti.. galiba ağlayacaktım.. ama kendimi tuttum..

Önümde duran bardaktaki içkiyi bir dikişte bitirdim.. Biraz midem bulandı..

Bir sessizlik oldu..

Hafifçe kafasını yana eğip boynunu bükerek, Seni okşayıp, sarılmama izin vermedin ki hiç dedi.. gözlerime bakarak…

Yüzünü masaya doğru eğdi.. kafasını kaldırmadan zor duyulan bir sesle, halbuki ben seni doğrularınla, hatalarınla, günahlarınla sevdim dedi.. kesik kesik çıkıyordu sesi..

Öfkem yine kabarmıştı..

Alaycı bir sesle Vay be! dedim.. meğer benimle ne kadar da ilgiliymişsin de haberim yokmuş..

Evet dedi.. haberin yoktu…

Doğrularında göğsüm kabardı..seninle gurur duydum…hatta övündüm… Tekrar tekrar yaptığın hatalar için seni hep afettim..Öfkelerinde çok korktum.. Sevinçlerinde sevindim.. hüzünlerinde hüzünlendim.. sen kederlenip ağlarken elimden hiç bir şey gelmediği için ölmeyi düşündüğüm günler oldu..derken gözlerinden yaşlar süzülüyordu..

Ağlıyor dedim… elbet ağlar…
Çünkü yaşlanıyor, çünkü bana dünden daha fazla ihtiyacı olacağını biliyor..
Üstelik git gide yüzü kırışıyor, ihtiyarlıyor ve çirkinleşiyor.. Gerçi hep çirkindi.. Ben onun güzel halini hiç anımsamıyorum bile..

Kadehini doldurayım mı? Diye sorarken gülümseyerek gözlerindeki yaşları siliyordu..

Kadehimi doldururken sanki beynimin içini okumuşçasına ne kadar güzelsin dedi..
Hala çok güzel bir kadınsın.. sana hep hayrandım ben.. yaşlandıkça daha da güzelleşiyorsun, pek çok kadını kıskandıracak gülüşe sahipsin derken gülüyordu…

Ama bana gülmenin yanı sıra daha çok dalga geçiyormuş gibi geldi..

Kadehimi bir içişte bitirdim ve hışımla ayağa kalktım..
Sohbet bitti derken dilim peltek peltekti… Başım dönüyordu..

O da ayağa kalktı..

Uzanıp elimi tuttu.. Eli sıcacıktı.. avuçları ne kadar da tanıdıktı..

Beni kendine çekip kulağıma yaklaşarak fısıldadı..  Lütfen gitme..
Sen mutsuzken benim mutlu olmamın imkanı yok.. Barışmamızın zamanı gelmedi mi? dedi…

Hem sarhoştum hem de ağlıyordum galiba..

Tanıyamadığım bir sesle... Zamanı geldi mi? dedim.. 

 Gülümsedi ve şefkatle.. 

"Evet dedi...

Artık kendinle barışmanın tam zamanı!" 


M.Erten-Ağu 2014,İstanbul

20 Mart 2014 Perşembe

Yetmedi...


İçindeki acının sıcaklığı tüm vücudunu yakıyor, gözündeki yaşlar tükenmek bilmiyordu.

Kayıp duygusunu yaşarken,

Şaşkındı, başına geleni aşk hikayesi diye dramatize etmenin anlamsız olduğunu düşündü.

Zaten hiç aşık olmamıştı ona. Aşkın küçük heves ve heyecanından daha çok büyük sevdaların peşinde idi.

Onu mu sevmişti yoksa sevmenin özlemi miydi? .

Sevgisinde samimiydi, hesapları yoktu. Menfaatler peşinde değildi.  talepler umurunda değildi.

Sanırdı ki, sevgi varsa eğer olmazlar olur hale gelir, dağlara tüneller kazılırdı.

Gözleri kör, kulakları sağır olurdu..

Dünyanın merkezine konulan sevgilinin çevresinde dönülürdü..

Daha tanışalı çok yıllar olmamıştı ama;
Onunla doğmuş, onunla ölecekti sanki..

Birbirlerini tanıdıkları ilk gün yıllardır berabermiş duygusuna kapılmışlar, ölürken ise birbirlerinin yüzüne bakacak, son nefeslerini verirken ağzından çıkan tek söz isimleri olacak hissini yaşamışlardı...

Zevkleri birdi, keyifleri uygundu.

Aynı yöne bakmasalar da farklı pencerelerde gördüklerini birbirlerine anlatırlar olur biterdi..

Bazen çocuksu yönünden sıkıldığı olurdu ama onun yanında olgun görünmek hoşuna giderdi..

İçinin fırtınaları zaman zaman ortaya çıktığında onun şaşkınlığını görüverince hemen süt limana dönüşürdü.

Ruhundaki çocuğu  gizlerdi. 

Kısacası üzerine titrerdi..

Ayrılık gelip kapılarını çaldığında bile birbirlerine yabancı olamamışlardı..

Sadece sevmişti. Belki de sevmek istemişti.

İzin verilseydi muhtemel ölene dek sevecekti.
onun sevgisi ikisine de yeter zannederdi.



Ama.. yetmedi. 


M.Erten-Şubat 2014, Istanbul

5 Mart 2014 Çarşamba

Erkeklik Zor Zenaat..


Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor.. Yine her yerde kadınlar için yere göğe koyulmayan yazılar yazılacak, ezilen, dövülen, sömürülen, sokağa atılan kadınlar, vs. anlatılacak.. Hemcinslerimi yeriyormuşum da bu yazıları gereksiz görüyormuşum hissine sakın kapılmayın.. Elbette yazılsın, hem yazılsın hem anlatılsın..  Kız çocukları okula gönderilsin.. Kaç çocuğun var dendiğinde onlar da evlattan sayılıp çocuk sayılarının içine katılsın..
Aslında ne kadar güçlü ne kadar dayanıklı olduğumuzu bir  olarak biliyorum. Güç derken elbette kaba kuvvetten bahsetmiyorum. Güç derken akıl gücünden söz ediyorum.
Ama bu gün size kadınları yazmayacağım.. Bir değişiklik yapacağım..
Ben bu gün size, bir kadın gözüyle erkekler hakkında yazacağım.
Hani bizim doğurduğumuz, yoğurduğumuz, şekillendirdiğimiz sonra da şikayet ettiğimiz erkekler..
 doğdukları için, üstün oldukları düşüncesini kafalarına sokarken bir yandan da çaktırmadan omuzlarına tüm yükleri bindirdiğimiz erkekler..
Daha çocukken ağladıklarında “aa.. ne ayıp  adam ağlar mı?” deyip duygularını saklaması gerektiğini  öğrettiğimiz..
“İndir yavrum, indir pantolonunu da aç göster amcalara” diyerek cinselliğin sadece onlara yakışır, sadece onlara ayrıcalıklı bir durum olduğunu  beyinlerine çocukken soktuğumuz,
Çalışmadan evde oturduklarında “adam değil ki eve para bile getirmiyor” diye çemkirdiğimiz..
Erkeklik egolarını kabartıp, onları yücelttikten sonra da tek bir sözcükle komplekse düşürdüğümüz erkekler..
Erkekler sevmeli.. Evlenme teklif etmeli.. Düğünü yapmalı, evini kurmalı, düzeni oturtmalı… Çiçek almalı, para harcamalı, planları yapmalı..
Onlar; Arabanın kapısını  açıp, kapamalı.. Paltomuzu tutmalı, önden bizi yürütmeli, restoranda sandalyemizi çekip bizi oturtmalı, tuvalete gittiğimizde kapısında beklemeli, önemli günleri muhakkak anımsamalı, sürprizler yapmalı, çocuğuyla, eşiyle ilgilenmeli, evin faturalarını yatırmalı, çalışmıyorsak bile bize bakmalı,  trafikte kaza yaptığımızda biz ağlarken o sakinleştirmeli, haksızlıkta dövüşmeli, askerlik zamanı geldiğinde askere, savaş çıkarsa cepheye gitmeli, o hep güçlü olmalı, o hep kuvvetli olmalı, hep bizi kollarının kanatlarının altına almalı..
Biz boşamaya karar verirsek ne ala…
Onlar boşanmaya karar verirlerse yandılar.. Daha başından boşanmayı istedikleri için mağlupturlar. Hele ki biz boşanmak istemiyorsak  öyle kolay boşamak var mı? Yıllarca süründürebiliriz.. Yasalar hep bizden yanadır..  elinde avucunda ne varsa alma hakkına sahip görürüz kendimizi.. İstersek soyar soğana çeviririz..  Çocuğumuz bile tek başına bizimdir asla onlara bırakmayız.. Bırakanlara da hoş gözlerle bakmayız..
Onları öyle sever, öyle sahipleniriz ki.. Birbirimizden bile kıskanırız..
Annesi isek karısından, karısı isek annesinden kıskanır, bir türlü paylaşamayız.. İki sevdiği kadını da  kırmak istemediklerinden,  kime nasıl davranacaklarını şaşırıp, arada kırılan, üzülen, ne olduğunu anlayamayan hep onlar olur..
Başarıları bile tek başına değildir çünkü her başarılı erkeğin  arkasında mutlak biz varızdır..
Bizler kadın doğup, kadın olarak ölürken.. Onlar..  doğup adam olmak zorundadırlar..
Kadınca söz verildiği görülmüş müdür hiç?.. Verilen sözler bile erkekçedir,
Kısacası erkeklik zor zanaat..
Hal böyle olunca.. mağduriyet konusunda şüpheye düşmemek elde değil..
İki  evlat annesi olan bir kadından, başka türlü yazı yazması da beklenemezdi zaten;
Kadın- her zaman birbirimize ihtiyaç duyarken,
Elmanın bir yarısı onlar, bir yarısı biz iken,
Onlar bizsiz, biz onlarsız bir dünya düşünemez iken,
Dileğim, ezilen, dövülen, sömürülen mağdur edilen sadece kadın değil  çocuk, kadın,  sınıflandırmadan şu güzel dünyamızda bir tek beşer kalmasın…

M.Erten-Mart 2011 İstanbul

19 Şubat 2014 Çarşamba

Nice Yıllara, Nice Yollara...



Gidiyorum dedi yüzüme bakarak.. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki.. kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.. heyecandan sesim dudaklarımın arasından çıkmayacak sandım bir an.. Kocaman kara gözlerine baktım.. sadece ikimizin zorla duyabileceği kısık, korku dolu bir sesle “nereye” diyebildim ancak..

O beni hep dinlerdi.. hatta bana sormadan hiçbir şey yapmazdı.. başı sıkıştığında yanıma koşardı.. gece korktuğunda yatağımda yatardı.. karnı acıktığında “açım” derdi.. O bir yere giderken izin vermemi beklerdi..

Hepsi dün gibiydi.. onu kucağıma aldığım, göğsüme bastırdığım, onun kokusunu içine çektiğim gün.. dündü..

Sevgimle sarmaladığım, günlerce isim aradığım, geleceğinin korkularını taşıdığım..

Hasta olup ateşlendiğinde başucunda beklediğim geceler, okula başladığında onun için duyduğum endişeler, okumayı sökerken çektiğimiz sancılar hepsi daha dündü..

Ağladığında şefkatimle, öfkelendiğinde sevgimle, başarılarında övgümle,  hatalarında hoşgörümle onun hep yanındaydım ben..

Benim minik oğlumdu o.

Ne zaman bu kadar büyümüştü.. büyümüştü de kararlarını kendi başına verir olmuştu..

Üstelik o büyürken, ben neden bu kadar azalmıştım..

Gidecek miydi?

Peki nasıl yemek yapacaktı.. Ya çamaşırlarını kim yıkayacaktı.. Çamaşırları yıkadıktan sonra bir de ütü vardı.. Ütü yapabilir miydi?.. Temizlik, sorumluluk, hayatın zorlukları..

Benim minik oğlumdu o..

Ya onu üzerlerse.. ya acılar çekerse.. ya incitirlerse..

Gözümden sakındığım biricik, minicik oğlumu..

Evet okulu bitirdi, bir mesleği var ama hayatı tanımıyor ki o.. nasıl başaracak benim yardımım olmadan..

Bana ihtiyaç duyduğunda ne olacak peki… Kim korur, kollar onu..

Yok canım ben olmadan yapamaz o.. Ürkek gözlerle ona baktım..

Yoksa yapar mıydı?...

Bensiz yapar mıydı yoksa?

İçim burkuldu.. yüreğimde bir yangın..
Kocaman kara gözlerine baktım..

Kara gözlerinin içi kocaman kocaman gülüyordu.. yüzünden umutlarını okuyabiliyordum.. hayata adım atmasının heyecanını görüyordum.. Kararlılık, heves, güç bedeninden fışkırıyordu… Mutluydu..

Gidiyorum dedi gözlerimin içine bakarak.. Başka bir şehirde iş bulmuş..

Yakışıklı yüzüne baktım.. öyle güzel bakıyordu ki kocaman kara gözleri..

Bakışlarındaki şefkat gözlerimi yaşarttı... 

Ne zaman büyümüştü o minicik yüz, bana derinden, böyle şefkatle bakacak kadar..

Yutkundum.. minik oğlumdu o benim… Ama ben farkına bile varmadan büyümüştü işte..

Büyümüştü ve kararını vermişti.. Gidecekti..

O benim çocuğumdu ama.. artık çocuk değildi..

Gülümsedim.. gurur duydum..

Ona sarıldım.. kulağına eğildim “güle güle yavrum yolun açık olsun!” dedim.



M.Erten-19 Şubat 2014, İstanbul


18 Şubat 2014 Salı

Büyüklere Masallar..

O zaman masallar çocuklara idi… Pembe hayaller kurdurmak içindi..
Rahmetli babannem beni dizine yatırır ve “bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman üstünde” diye başlardı tatlı tatlı anlatmaya.
Bir varmış, bir yokmuş…
Ne güzel anlardı onlar.. Onun anlattığı masallarla hayal dünyam genişler, pembe düşler kurardım. Keyif ve heyecanla dinlediğimi gördüğünde o da ballandıra ballandıra masala devam ederdi..
Gece ev oturmalarına gittiğimizde eğer çok gürültü yaparsak etrafı sakinleştirmek için komşu teyze “gelin çocuklar size  anlatayım” dediğinde hemen gürültü patırtı biter, çevresine dizilir ve komşu teyzenin ağzının içine bakardık. O da başlardı hemen..
Bir varmış, bir yokmuş….
Büyüklerimin anlattıkları tüm masalları ezberler, öğretmenimin izni ile son dersin son on dakikasında sınıfta bulunan arkadaşlarıma bildiğim tüm masalları anlatır tefrika haline getirirdim. Onlarda bütün günün getirdiği derslerin ağırlığı ile ellerine başlarına dayar, sıraya dayanır beni tatlı bir rehavetle dinlerlerdi..
Bir varmış, bir yokmuş…
Elbette anlatılan masalların hepsi güzel bir sonla biterdi.. .Mutlaka onlar murada erer biz kerevete çıkardık.. gökten elmalar düşer hatta birisi başımıza bile gelirdi.. Hiç mutsuz sonla biten  anımsamam.. Hep tatlı bir rehavetin gülücüğü ile kalkardık masalı anlatanların yanlarından..
Masallar küçüklere idi.. onları sakinleştirmek, hatta uyutmak içindi..
Tabi artık devir değişti..
Zaten masalcı teyzeler, büyükanneler de kalmadı, hatta onları dinleyen çocuklar da yok.. Çocuklar artık öyle uyduruk peri padişahı masalları ile tatmin olmuyorlar, onların hayallerinin büyük bölümü teknoloji.. Onlar için ya somut ya da aklın alamayacağı soyut kavramlar olmalı ki dikkatlerini toparlayabilsinler.. Öyle bir varmış bir yokmuşla başlayan masallar, onları dizinin dibinde oturtmaya yetecek sihirli sözcükler olmuyor.. Hele uyutmaya asla yeterli olmuyor..
Şimdilerde masallar televizyonlardan anlatılıyor..
Tek farkla.. Artık küçüklere değil, masallar büyüklere anlatılıyor.. Tabi konu peri padişahı ile başlamıyor…
Elbette, devir değişti.. Konular da değişti..
Artık sadece bir varmış, varmış ama bir bakmışsın ki yok olmuş..
Ya kardeşlik masalları.. Ya  geçti hikayeleri.. Yada bol-bol nasihatlar var..
Masalları beğenmeyenler ya hücrelerde, ya ekonomik sıkıntılarda ya da iftiralarda..
En ilginci ise yeni devirde anlatılan bu masallar genelde kötü bitiyor ama bizler karşılarından hala tatlı bir rehavetin acı gülücüğü ile oturakalıyoruz…
Bir de şehitler varki, masalın içinde en gerçek olanı…
Onlar için anlatılan masallar, işte en acısı onlar..
Henüz yirmili yaşlarında masalın kahramanı olduklarını dahi bilemeyen gencecik pırıl pırıl evlatlar.. ..
Onlar ki daha analarının kuzuları, ocaklarının direği, tek evin tek erkeği.. Hangi masalın içinde, hangi karakteri, neden canlandırdıklarını dahi anlayamayan yavrular..
Öyle derin.. Ama çok-çok derin.. gözlerimiz açık öyle bir uykudayız ki canımızı acıtıyorlar.. Gözlerimizden yaş geliyor ama masalın rehaveti üzerimizden bir türlü kalkmıyor.. Hala uyuyoruz…
Bu bitmeyen masallarla hem ağlıyoruz, hem de hala derin, hem de çok derin uykumuza rehavetle devam ediyoruz..


M.Erten-Nisan 2011, İstanbul

Sizin Sevgiliniz Kim?


Aslında gün kutlamalarına karşı filan değilim.. Hani kimilerinin şiddetle karşı çıktığı,  alışverişinde ticaret kurnazlığı olarak gördüğü gün kutlamaları. Hatta ben, duyguların tırpanlandığı ve yaşamın sanal hale geçişine neden olan bu teknoloji çağında böyle günlerin olmasının, insani güdülerimizi kaybetmediğimizi görmek açısından bir sınama olarak algılamamız gerektiğine inanıyorum.
Kutlanması gereken günler genelde açık seçik, ismiyle cismiyle bizlerin beynine nakşediliyor, günler haftalar öncesinden..
Anneler günü, babalar günü, öğretmenler günü, yılbaşı, doğum günü vs. gibi anlaşılır seçilebilir isimlerle.. annene, babana, öğretmenine, yılbaşında sevdiklerine hediyeler alır günün anlam ve önemini havada bırakmaz ne yapacağını da şaşırmazsın..
Yine yaklaşıyor senenin en kısa ay’ı.. fakat hakkında en uzun konuşulan, en çok yazı yazılan şu meşhur Şubat ay’ı.. Şubat’ın ondördü.. Ah işte o gün, hem de tam o gün, tüm ekomonik sıkıntılar, psikolojik sorunlar, stresler, trafik, avrupa birliği, politika, spor, diziler vs. bir kenara bırakılıyor veee.. bir partneri olanların “acaba bana ne gibi bir sürpriz yapacak” diye beklediği, eğer sürpriz bekledikleri oranda gerçekleşmezse veya unutulursa karşısındakinin burnundan fitil fitil getirip doğduklarına ve sevdiklerine pişman ettikleri, çiçekçilerin ellerini ovuşturarak iki katı fiyatına çıkardıkları kırmızı gülleri vitrinlerin önlerine dizim dizim dizdiği, bir partneri olmayanların ise üzüm üzüm üzülerek karalar bağladığı şu meş’um gün..
Şu meş’um günün ismi partner günü olsa o günün kime ait olduğunu anlayacağım.. ama sevgililer günü olunca ne demek istiyor diye durup bir düşünmek zorunda kalıyor insan.
Merak ettim tam olarak sözlük anlamının ne olduğunu sevgilinin. Oturdum pc’nin başına ve “ google’a” sordum.
 ne demektir?
, sevgi ve bağlılık duyulan, sevgi beslenen, sevilen kişidir. İşte tam da buydu sözlük anlamı sevgilinin..
İyi ama.. Hayatımda sevdiğim ve sevgimden dolayı bağlılık duyduğum kişiler bir tane değildi ki! Örneğin en büyük sevgilim babamdı..
Peki, oğullarımı ne yapacağız. Hay Allah! annem, annem ne olacak peki.. Eyvah! tüm dertlerimi dinleyen, ağladığımda güldüğümde yanımda olan dostum duymasın.. “Ben sevgilin değil miydim aşkolsun demez mi?”. Eh bir de hoşlandığım, yanında olmaktan keyif aldığım adam var.. hepsi benim için . Nasıl bunu bir kişiye indirgeyip “al bu gün senin günün” diyeyim ben şimdi..
Sevgi beslenen, sevgi ile bağlılık duyulan kişi olunca, sevgilimin kim olduğuna bir türlü karar veremedim ben.
Peki ya siz?
Siz karar verebildiniz mi? Kim sizin sevgiliniz?


M.Erten-Şubat 2011, İstanbul

Yarım Kalmış Kısacık Bir Aşk..


Uzun ömürlü aşkları gördüğümde çok duygulanırım.. ve ne kadar şanslı olduklarını düşünürüm hep..Benim onunla yaşadığım kısacık zamanda yarım kalan bir aşktı..


Uzun süren aşklara sevgiyle ve hatta birazcık da imrenerek bakışım belki de hep bu yüzdendir…


Hayatıma giren ilk erkekti.. Ben gözümü onda açtım.. aşkın ötesindeydi onunla yaşadığım kısacık zaman.. hani ilk göz ağrısı denir ya..


Ne kadar da yakışıklı idi.. boyu servi gibiydi.. hani kapı gibi  deyimi vardır.. işte tıpatıp da onun için söylenmiş bir sözcüktü bence bu.. öyle güzel güler, öyle sıcak bakardı ki.. onun şefkatli bakışı ile karşılaştığımda erir bir su gibi akardım.. sanmayın ki hep öyle sıcak bakardı.. bazen kızan gözlerinde öfkeyi yakaladığımda kaskatı kesilir, mutsuzluktan ölürdüm..


Onunla tanıştığımda öyle bilgisayar filan yoktu.. soruları googla’a soramazdık elbette.. sorularımı ona sorardım ben.. büyük bir mutlulukla aklımı kurcalayan soruların yanıtını verirdi o da bana.. ne kadar çok şey bilirdi, bilgisi karşısında şaşırır ona olan hayranlığım katlanarak artardı.. çok da akıllıydı.. yaptıklarımı bilir, yapacaklarımı ise tahmin ederdi hep..


Öyle çok şey paylaşırdık ki.. bana  okumanın keyfini ilk kez o öğretmişti, onunla oyunlar oynar, müzeleri dolaşır, sinemaya, tiyatrolara giderdik.. ne güzel güler, eğlenirdik birlikte..

Varlığı bile bana güven verirdi.. Dizine oturup başımı göğsüne yasladığımdaki huzuru, kollarında iken duyduğum cesareti sözcüklerle anlatmam mümkün bile değildi…


Hayatındaki tek  ben değildim elbet.. bunu bilir ve onu müthiş kıskanırdım.. o da kıskandığımı anlar tüm şımarıklığıma katlanır, üzerime titrerdi….. beni tüm kadınlardan daha çok sevdiğini belli edercesine davranırdı..  tek gözdesinin ben olduğumu düşünmek beni gururlandırırdı.. Ne yaparsam yapayım, beni sevmekten hiç vazgeçmeyeceğini iyi bilirdim..


Beni karşılıksız seven tek erkekti.. hatalarımı hoş görür, kaprislerimi, nazımı hiç şikayet etmeden çekerdi..  hastalandığımda, ağladığımda ne kadar üzüldüğünü güzel gözlerindeki hüzünden anlardım.. geceleri üzerimi örter, ilaçlarımı saatinde içirir, gözyaşlarımı öperek severek kurutur, ağladığım ne ise,  ne istiyorsam onu yapmaya çalışırdı… Ne kadar kıymetli olduğumu hissettirirdi bana..


Suçlarımın ortağı, dertlerimin arkadaşı idi…


Onunla gurur duyardım..  Benim gözümde en büyük kahraman oydu..


O benim en büyük sevdamdı..


Hastalandığında kırk iki yaşında idi..


Bir daha dönmemek üzere gittiğinde ise kırk üç.


Geride bıraktığı ise buruk bir  ve onu her anımsadığımda burnumu sızlatan, gözlerimi yaşartan, hiç bitmeyecek bir özlem ..


Sonra hayatıma giren tüm erkeklerde hep onu aradım..


Gülüşünü bulduğum kişide onun bakışını… sevgisini bulduğumda şefkatini, boyunu postunu bulduğumda güvenini yakalayamadım.. hep bir şeyler eksik kaldı..


Onun gibisine ben, bir daha hiç rastlayamadım..


Sevdiğim adama  herkes ismi ile seslenirdi..


Ben ona ismi ile hiç hitap etmedim, benim yerim bambaşkaydı..


Onun bana özel, sadece benim ona seslendiğim başka bir ismi vardı..


Ben ona baba derdim..




M.Erten-Kasım 2011, İstanbul