6 Ağustos 2015 Perşembe

Karadeniz Gezi Anılarım 3.Bölüm

Akşam yemeği yedikten sonra rehberimiz sabah beş’te yola çıkacağımızı söylüyor.. dokuz’da zirvede olmayı planlıyor.. Artık rehberimiz daha az konuşuyor.. sorulara daha kaçamak yanıtlar veriyor.. Lanetleme geçidinin bizi ne kadar yoracağından filan bahsetmiyor tabi..

Grup arkadaşlarımın içinde, geziye katılmadan önce gideceğimiz yerlerin haritasını çıkarmış, profesyonel, bilgili, yürüdüğümüz ve yürüyeceğimiz yerlerin bilincinde olan arkadaşımız Kaçkarların güneyinde olduğumuzu, buradan hareketle zirveye çıkarak  kuzeyinden Kavrun yaylasına ineceğimizi söylüyor.. elindeki haritalarla merak edenlere bilgi veriyor, ufak ufak aldığı notları benimle paylaşmak nezaketinde bulunuyor..

Hasta olan sevgili dostum kendisi gelmek için ısrar ettiği halde rehberimiz şartları daha kötüleştireceği için gelmesinin sakıncalı olduğunu söylüyor ve o da şartları kötüleştirmemek için, gönlü ve kalbi bizimle kala kala kabul ediyor.. tırmanışa katılamadığı için kendisinin tüm yürüyüş teçhizatını akşamdan bana veriyor.. Bacak kollukları, baton, eşarp, dağ yağmurluğu.. bütün teçhizatlarım hazır.. şanslıyım galiba..

Sabah saat dörtte uyanıyoruz.. aynaya bir bakıyorum dudağımda kocaman bir uçuk..

Vazgeçip hasta olan arkadaşlarımla birlikte arabayla Ayder’e mi gitsem acaba? Israr yok çünkü.. isteyen gelir, istemeyen gelmez.. Ne yapsam?

Yiğitliğim aklıma geliyor…

Sıkı sıkı giyiniyorum.. kollarımızı ve açık olan ensemizi örtüyoruz.. çünkü son derece tehlikeli güneş yanıkları olabiliyormuş..

Az yiyin… az yiyoruz..

Zaten sabahın dört bucuğunda canın da pek bir şey çekmiyor..

Yürüyüşe katılmayacak olan arkadaşlar bir arabayla beş buçuk saat sürecek Rize’ye bağlı Ayder yaylası’na inecek..

Onlar arabayla yolu uzatarak gidecek, biz ise kısa yoldan.. yürüye yürüye.. ine çıka.. sürüne sürüne..

Düşünmemeye çalışıyorum…

Ve tam beşte yola çıkıyoruz…

Rehberimiz önde.. biz arkada…

Sıra halinde…

Sırtımızda çantalar.. ayağımızda botlar… elimizde batonlar…

Yürüyoruz.. başlıyoruz yamaçlardan tırmanmaya..

Bir iki saat sonra yanımızdan eşya yüklü katırla bir yerli geçiyor.. kampçıların eşyalarını taşıyor katırlar.. o da katırının yanında.. keçi gibi dağ yollarını tırmanıyor.. ayağında bot bile yok.. yanımızdan seke seke geçiyor ve gözden kayboluyor.. Rehberimiz bize dönüyor bu köylü bizden yarım saat sonra çıktı yola diyor sadece.. Utanın mı demek istedi diye düşünüyorum.. öyle diyorsa öyledir.. kendimden utanıyorum..

Lanetleme geçidinden geçiyoruz.. Adına yakışır bir yer.. sırf kaya.. tabanlarımın altı acıyor.. Kaya ve taş… kaya ve taş… karların üzerinde yürüyoruz…

Devamlı tırmanıyoruz… tabanlarım acıyor..

Artık kafamı kaldırıp bakmıyorum çünkü baktıkça moralim bozuluyor… Ulu ulu dağlar dört bir yanımda.. nerden nasıl çıkacağız.. ne yapacağız.. her yer kaya.. bu çıkış bitmez..

Başım önümde belli bir tempoda tırmanıyoruz…

Ara ara saate bakıyorum.. rehberimiz demişti dokuz gibi zirvede oluruz.. yok canım bize bilgi olarak değil.. öylesine konuşurken duymuştum.. saat sekiz buçuk.. üç buçuk saattir yürüyoruz..

Yarım saatimiz kaldı… ha gayret..

Sanki herkes çok rahat çıkıyor da bir tek ben zorlanıyormuşum gibi geliyor.. kimse de çıt yok..

Ara ara fotoğraflarımızı çekiyor arkadaşlar….

Ve rehberimizin söylediği gibi saat 09.05 zirve…3150 metre..

Dinlenin diyor… ter içindeyiz… Arkadaşlarım sevinç nidaları atıyorlar..

Zirveye taşlarla çevrili çukur bir yer yapmışlar.. gelen ziyaretçiler burada oturuyorlar… Rüzgar esip savuruyor.. İnanamıyorum…

Bilincine varamıyorum… Arkadaşlarım makinalarını çıkarmış fotoğrafla bunu belgeliyorlar..

Neredeyim… ne yapıyorum.. Nasıl yani?

Etrafıma bakıyorum.. dağlar alabildiğine.. uçsuz bucaksız.. kudret.. uçsuz bucaksız yalnızlık… uçsuz bucaksız.. heybet…

Göğün mavisi dağlara yansımış.. Dağların görkemi gökyüzüne resim gibi çizilmiş..

İçlerinde beni kendilerine çeken bir mıknatıs mı var acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum..

Büyülenmek böyle bir şeymiş diyorum..

Üşümeye başlıyorum.. vücut ısısı aniden düşebilirmiş.. sonuçları ölümcül olabilirmiş..

Rehberimiz daha fazla ısı kaybı yaşamayalım diye hadi bakalım düşün yola diyor..

On dakikalık bir zirve için o kadar eziyetli tırmanış..ve aklına geldiğinde hayatın boyunca duyacağın o müthiş haz..

İniş başlıyor..

Hala taş ve kayalarda yürüyoruz.. bir saatlik bir yürüyüş sonrası önümüze tekrar bir doğa harikası çıkıyor.. buzul gölleri..

Rehberimiz dinlenin diyor.. İsteyenler göle girebilir..

O kadar yorgunum ki.. değil yüzmek, gidip mayomu giyecek halim yok.. atıyorum kendimi otlara.. arkadaşlarım bir daha böyle bir fırsat ele geçmez diyorlar ve mayolarını giymeye gidiyorlar..

Botlarımı çıkarmak ve ayaklarımı suya sokup dinlendirmek istiyorum.. Ayağımı suya sokmamla çekmem bir oluyor.. ayağınızı beş saniye suda tutamıyorsunuz.. öyle soğuk ki..

Hemen suya girmekten vazgeçiyorum..

Arkadaşlarımı tebrik ediyorum.. hepsi birkaç saniye de olsa gölün suyuna girip çıkıyorlar..

Ben o suya girmedim.. ama pişmanım..

30 dakikalık bir moladan sonra hadi bakalım diyor rehberimiz..

Hadi bakalım…

İnişteyiz… yürüyoruz..

Artık varamayacağız herhalde diye düşündüğüm sıralarda Kavrun yaylasının evlerini uzaktan görüyorum… Yakın gibiler.. sonunda geldik.. sevinçten havaya zıplamak üzereyim..

Elbette tepeden kuşbakışı baktığımı unutuyorum..

Sanırım iki-üç saat daha yürüyoruz o gördüğüm ve yakın sandığım evlere varabilmek için..

Neyse..

Varıyoruz yani.. sonunda Kavrun yaylasına iniyoruz…

Yaylaya inmeden Rehberimiz bizi etrafına topluyor ve hepimizi teker teker tebrik edip kutluyor...

Yüzündeki mutluluk ifadesi görülmeye değer..

Biz de sınıfı geçmiş öğrenciler gibi gururluyuz..

Rize ili, Çamlıhemşin beldesine bağlı Fırtına vadisindeki Kavrun yaylasında karnımızı doyuruyoruz.. Artık disiplin de sona eriyor..

Rehberimiz Yeşil yol’un bu vadiden geçeceğini söylüyor.. Yeşil yol dedikleri yayla otobanı..

Hatta daha iyi bilginiz olsun diye size araştırdım ve aynen amacı şu..

Yeşil yol Samsun’dan başlayarak Ordu, Giresun, Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize ve Artvin’in yaylaları ve turizm merkezlerini yüksek rakımdan birbirine bağlayan yaklaşık 2.600 km. uzunluğunda turizm yolu olarak planlanmış.. 7 metre genişliğinde gidiş geliş olarak planlanan yolun zemini taş parke döşemeli olacakmış.. Bu yolla birlikte 40 noktada oteller, restoranlar ve kayak tesislerinden oluşan turizm merkezleri oluşturulacakmış.. İki yıldır süren bu projenin 2018’de bitirilmesi planlanıyormuş..


Bu güzel yayladan otoban geçirecekler.. Ki yine rehberimizin söylemiyle daha önce geldiğinden daha farklı bir Kavrun yaylası ile karşılaşmış.. yapılaşmalar fazlalaşmış.. çirkin betonlar.. yaylalıktan çıkmış da sanki yazlık tarzında kullanılmaya başlanmış..

Avrupalı, Asyalı milletler varolan yeşillikleri bozmamak için uzun uzun beton ayaklar üzerine otobanlarını yapıyorlar.. bir ağaç dikmek için veya yeşile dokunmak için emek harcamamış, sevgisiz, saygısız kişilerin masa başından doğa katliamına imza atmalarına ben de bir vatandaş olarak karşı çıkıyorum.. Yayla halkı bu otobana şiddetle karşı.. Medyada haykırarak istemediklerini söylemişler.. Çek elini yaylamdan demişler.. Aşağılarda yer kalmadı sıra buraya geldi diye bağırmışlar.. Bir ülke, içinde yaşadığı halkıyla var oluyorsa neden  o ülkeyi var edenlerin söyledikleri göz ardı ediliyor.. Bu laf söz dinlemez rant peşinde koşan vatan hainlerinden, bu vurdum duymazlardan doğa katillerinden nasıl kurtulacağız diye hayıflanıyorum.. içim burkuluyor yine..

Minübüs geliyor ve Rehberimiz Ayder yaylasına ineceğimizi söylüyor.. Bizimle yürüyüşe katılamayan arkadaşlarımız bizi orada bekliyor..

Ayder yaylası.. ben ilk kez geliyorum.. Ama yakın zamanda gelen arkadaşlarımız var grup içinde.. çok değişmiş olduğunu söylüyorlar.. her yer pansiyon.. her yer yabancı turist.. kalabalık.. yoğunluk.. daha önce gördüğüm yaylalara hiç benzemiyor. Daha çok turistik bir ilçeye benziyor.. pek anlatılacak bir şeyi kalmamış yani..

Kaldığımız pansiyonun sahibi olan bayanla biraz sohbet ediyoruz.. Biz evet para kazanıyoruz ama hiç memnun değiliz diyor.. alt yapıları yokmuş.. vadiden akan suyu kirletiyorlar atıklarıyla.. biz yol istemedik diyor.. annelerimiz babalarımız katırlarla gelirlermiş.. biz de öyle gelirdik ne var ki diyor.. yol yapıldı.. yaylamızın tadı kaçtı diye hayıflanıyor.. arap turistlerin buralardan yer almak için yerlileri büyük meblağlarla kandırmak istediğini söylüyor.. ama ekliyor.. ne verirlerse versinler, yabancılara kimse yer vermiyor.. sokmayız onları buraya.. Karadeniz insanlarını zaten severdim.. daha da çok seviyorum şimdi.. samimi.. mert.. güvenilir insanlar.. ne istediklerini çok iyi biliyorlar.. emanete hıyanet asla etmiyorlar..

Dönme vakti..

Ertesi gün Fırtına deresinin yanından Ardeşen’e iniyoruz. İstikamet Trabzon hava limanı.. Ardeşen’de son yemeğimizi yiyoruz bir de küçük tur atıp Rehberimizle vedalaşıyoruz..

Hava limanında grup arkadaşlarımla da alelacele vedalaşıyorum.. yoksa uçağı kaçıracağım..

Onlar başka bir şehire gidiyorlar ben başka bir şehire..

Gezimin anılarını anlatırken dikkat ettiyseniz hiçbir arkadaşımın ismini zikretmedim.. belki birinden fazla, birinden az, hatta hiç bahsi geçmeyen arkadaşlarım olabilirdi.. kimseyi kırmak istemem.. hepsini çok sevdim..onlarla tanıştığım için de çok mutluyum.. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum..

Ayrıca benim bu geziye katılmama vesile olan sevgili dostuma,
Gezi anılarımı yazmama yardımcı olan notlarını, hiç düşünmeden bana veren grup arkadaşıma,  

ve yazımın baş kahramanı olan Rehber hocam’a çok teşekkür ederim.. Sizlerle beraber olmak büyük zevkti..

Bu anıları niye yazdığıma gelince..

Mevlana’nın bir sözüyle bu soruya yanıt vermek istiyorum..

Susamak ile susmak çok benzer..
Birinde dilin, diğerinde yüreğin kurur..

M.Erten-Ağustos 2015, İstanbul


Karadeniz Gezi Anılarım 2.bölüm

Yine yollardayız.. yayla yolunu sallana sallana içimiz dışımızda kazasız belasız indikten sonra çok şükür medeni bir yoldayız.. İstikamet, Yusufeli’ne.. Deriner barajının yanından gidiyoruz.. Çoruh nehri’nin suları bu baraja toplanıyor ve Gürcistan ile ortaklaşa kullanıyormuşuz. Barajın sularının 3 te biri Gürcistan’ın topraklarını suluyormuş… Rehberimiz baraj yapılmadan önce de buralara geliyormuş… bu baraj yüzünden pek çok yerleşim yerinin ve eski Artvin yollarının suyun altında kaldığını söylüyor.. Biz geniş ve duble son derece modern bir yolda giderken..  insanların yaşadığı ve alıştığı, geçmişinin izlerini taşıdığı, ekip biçtiği alanları barajın altına gömmüşler.. sesinde hüzün var.. Barajın yapımı hala devam ediyor.. Yusufeli’ne doğru ilerliyor…

Yamaçta  Artvin’i görüyoruz… Biraz hayal kırıklığı içindeyim.. Artvin’i böyle düşünmemiştim hiç… Daha yeşil, daha doğaya uygun evler, çarpıklaşmamış yapılar, şehir ama doğa dokusunu bozmamış imajını yaratan bir Artvin beklemiştim.. heyecanım sönüyor..

Yusufeli’ne doğru dönüyoruz.. rehber hocamız nostalji dolu ve hüzünlü bir iç çekişle işte eski yol bu idi diyor.. daracık tek gidiş geliş’li bir yol… biraz önceki geldiğimiz geniş ve modern yolu düşünüyorum..  bir de bu doğasını olduğu gibi koruyan daracık tek gidiş geliş yola bakıyorum… kafam karışıyor…

Çok güzel bir yere konuşlanmış ama çirkin bir yapılaşma içinde ki Yusufelin’deyiz.. Barhal çayı ile Çoruh nehrinin birleştiği bir vadiye kurulmuş.. Yaylalardaki çok güzel, ağaçtan yapılmış ve birbirinden uzak evlerden sonra bir an bu yapılar sanki beni boğuverdi.. İlçe’nin tam ortasından nehir köpüre köpüre akıyor.. spor severler buraya akın akın rafting yapmaya geliyorlarmış.. Cağ kebaplarımızı yiyoruz... Asma köprü’de çaylarımızı içiyoruz.. Ve tekrar minibüse dönüyoruz.. İlçe’den çıkarken orada yaşayan insanlara bakıyorum.. hepsi tepkisiz.. hepsi uyuşturulmuş bir hava içinde.. sanki şimdiden yok olmuşlar, hayaletlere dönüşmüşler.. Mezarlıklarının yanından geçiyoruz.. Rehberimize şimdi bunların hepsi baraj suyunun altında mı kalacak diyorum.. evet diyor.. Peki ölmüş anneleri babaları ataları.. anıları.. kökleri.. ektikleri biçtikleri bahçeleri… geçmişleri de mi suyun altında kalacak.. Maalesef diyor… Geçmişine sahip çıkmayan insanların gelecekleri olur mu ki diye düşünüyorum.. Muhtemelen Yusufeli’ni bir daha hiç göremeyeceğiz.. hem özümüze hem doğamıza en büyük zararı verdiğimiz için o an insan olmaktan utanıyorum..

Barhal’a ulaşıyoruz.. Artvin ili, Yusufeli İlçesi, Altıparmak Köyü’ndeki Barhal çayının yamacındaki pansiyonumuza yerleşiyoruz… Barh, gürcü dilinde verimli ekilebilen toprak anlamına geliyormuş… ama tarımla uğraşanı pek göremiyorum.. zaten genç nesil ortalarda yok.. sanırım hepsi büyük şehirlerde.. turizmi keşfeden bir ilçe.. Doğa’nın güzelliğini burada size kelimelerle anlatmamın imkanı yok… gidip görmeniz gerek.. Kaldığımız pansiyonun yanında arı kovanları var.. bal üretiyorlar.. sakin, huzurlu, oksijeni bol, akan barhal çayının melodik şırıltısı, yeşil ağaçlardan başka bir manzaranın olmadığı bir pansiyondayız.. Rehberimize ve beni buraya getirdiği için dostuma minnet duyuyorum..


Fotoğraf çekmek isteyenler gruptan ayrılıyorlar.. biz de altı bayan köyün içini gezmek için çıkıyoruz.. şirin, dokusuna fazla el uzatılmamış bir köyün içindeyiz.. toprak fakat ağaçlar içindeki dar yoldan yürüyerek gidiyoruz.. çay kenarındaki ağaçlardan yapılmış masalarda kahvemizi içiyoruz… bakkala, kahveye evlerinin balkonlarındaki köyün sahiplerine selam veriyoruz.. onlar da selamlarımızı içtenlik ve sevecenlikle karşılıyorlar..

Pansiyonumuzun yanında tarihi bir kilise olduğunu öğreniyoruz.. Kilisenin inşası Bagrat Kralı tarafından (958-994) yapılmış. Bin yılı aşmış olan bu gürcü kilisesinin fotoğraflarını çekmek için hafif bir rampadan tırmanmamız gerek.. biz yavaş yavaş of pof çekerek tırmanırken, sol tarafımızdaki daha dik bir  yokuş olan uzun mesafeli merdivenlerden bir Karadeniz kadının sırtında büyük mutfak tüpüyle seke seke çıkışını şaşkınlıkla izliyoruz.. kendimden utanıyorum.. hemen of pof demeyi kesiyorum..

Kilise’ye vardığımızda kapılarının kilitli olduğunu öğreniyoruz.. biz de dışarıdan fotoğraflarını çekiyoruz.. ve hakkında bilgi alıyoruz. Bu gürcü Kilisesi 17.yy ortalarından sonra cami’ye çevrilmiş.. Şu an cami olarak kullanılıyormuş.. Ama kapıları kilitli bir cami..dıştan görünüşü ile pencerelerine güvercinler yuva yapmış.. çatısında otlar bitmiş.. camları kırık…


Neyse ki anahtar bizim kaldığımız pansiyon sahibinin oğlunda imiş. Rehberimiz bizi gezdirmesi için rica ediyor.. Kilise hakkında pek çok bilgisi olan oğlu ile tekrar kiliseye dönüyoruz.. kilisenin yan tarafındaki binanın yapısına hiç uygun olmayan bir kapıya kilidi sokuyor ve açıyor… kültürel varlıklarımıza hiçbir zaman sahip çıkmadığımızı biliyorum ama bu kadarını da beklemiyorum doğrusu… içeride muhteşem bir his yaratan doku var.. ama yerlerde eski püskü halılar, rutubet kokusu.. bir harabe içine girmiş gibi hissediyorum.. artık herkesin yeni camiye gittiğini ve burayı pek kimsenin kullanmadığını söylüyor.. hiçbir bakım olmadığı halde bin yıldır ayakta duran bu yapının çatısının aktarılmadığı için sütunun birinin su aldığını söylüyor…. Rutubet kokusunun bundan geldiğini söylüyor.. asıl yer tabanından daha yükseltilmiş tahtalarla kaplı yerlerin üstüne atılmış halılar.. üstü sıvanmış resimler.. tuğlalarla örülmüş kilisenin diğer odalarının kapıları.. içler acısı.. bakılmıyor ama ben her şeye rağmen tüm heybetimle ayakta duracağım diyen bir kilise.. İbadet edilen ana bölüme koridorlarla bağlı başka odalarda varmış… ama zamanla yıkılıp dökülen koridor ve odaların taşları ile orada yaşayanlar kilisenin yanına acuze şeklinde başka bir bina yapmış..

Kilisenin dış cephesinde binayı yapanın imzası vardı.. gürcü dilinde küçücük bir imza atmış… “ben bu yapıyı ibadet etsinler diye yapıyorum” ..

Böyle zengin bir sofra olabilir mi? O gece Barhal pansiyonunda harika yemekler yedik.. bizzat pansiyon sahibimizin (erkek) yaptığı yemekler hem çok leziz, hem yöresel, hem de çok boldu… patlayıncaya kadar yedik..

Her zamanki gibi erkenden kalktık..yine minibüse binerek yine Yusufeli’ne bağlı Yaylalar köyüne doğru hareket ettik… Köye varmadan rehberimiz yürümek isteyenlerin arabadan inerek yürüyebileceğini söyledi.. (kimseyi zorla yürütmüyor)  rahatsız olan iki arkadaşımız dışında hepimiz yürümek için arabadan indik.. yürüyerek vardığımız Yaylalar köyü ufak bir yerleşim yeri.. ve Kaçkar’lara çıkışın geçiş noktası olduğu için dağcıların uğrak yeri onun için de yayladan çok biraz turistik olmuş.. bu köy 1900 m yükseklikte..

Bizim hedef ise 3-5 km uzaklıkta Olgunlar köyü.. kalacağımız pansiyon orada.. yüksekliği ise 2100 m.

Rehberimiz, kalkın diyor.. kalkıyoruz…

Yürüyün diyor biz yürüyoruz…

Su için diyor.. su içiyoruz..

Dinlenin diyor.. dinleniyoruz

Az yiyin diyor.. az yiyoruz..

Hadi uyuma zamanı diyor uyuyoruz..

Asker kampında gibiyiz yani.. disiplin on numara beş yıldız..  bir anaforun içindeyim.. girdapta yuvarlanıyorum sanki.. ama içimde tatlı bir hoşluk… sarhoşlukla ayıklık arası bir şey..

Karçal dağları’nın zirvesi 2700 m.ye nasıl çıktığımızı bildiğim için pek de öyle fikirsiz değilim artık.. lay lay lom’lar geride kaldı.. Kaçkarlar yürüyüşünün daha ağır olduğunu söyleyip duruyorlar.. Bu gezinin fotoğraf çekiminin çok daha üstünde olduğunu biliyorum artık..

3150 metreye tırmanacağız.. Kaçkarlar’ın ikinci büyük zirvesi.. birinci zirvesi ise 3950 metre..

Rehberimiz devamlı kendimizde herhangi bir değişiklik hissettiğimizde söylememizi istiyor… Zirvenin mide bulantısı, hafıza yanılgısı, konuşmalarda güçlük, yürümekte zorluk, nefeste güçlük yaratabileceğini söylüyor..

Allahım ben ne yapıyorum yaaa…. Gözüm korkuyor.. Kaçkarların zirvesi rüyalarıma giriyor.. arkadaşlarım ve rehberimiz anlattıkça, karabasanlar basıyor beni… ama belli etmiyorum.. Yiğidim yani..

Sizi bu gün yormayacağım biraz kaslarınız dinlensin diyen rehberimiz kısa bir yürüyüş yapacağımızı söyledi… 2100 metredeyiz..

Kısa yürüyüşümüz 2375 mt. Nastaf yaylasının biraz ilerisine kadar sürdü..

Nastaf’da,  değişik yayla evleri gördüm.. evler taşların üst üste konması ile yapılmış.. tam bilmiyorum ama 20-25 adet böyle taş ev var yaylada.. ama artık oturan yok.. terk etmişler.. buraya ne gelen varmış.. ne de giden.. tam ortasında bir çeşme var.. birkaç km. ötesinde  ise Dilber düzü yaylası varmış..

Oğlum geziye çıkarken ‘anne herhalde en çok su’ya para verirsin’ demişti.. Dağ taş su.. on adımda bir muhakkak dağlardan gelen suya rastlıyor ve su kupalarını dolduruyoruz.. Rehberimiz beş tane taşa değen su temizdir diyor.. İçebilirsiniz dediğinde.. biz de söz dinliyor o suyu içiyoruz.. hayatımda içtiğim en güzel tatta suları oralarda içtim desem yalan olmaz..

Döndüğümüzde çok yorgunuz.. açız.. Rehberimizin bildiği bir yerde menemen yaptırıyoruz.. yanında ayranlar.. açım yorgunum.. menemen bir lezzetli geliyor anlatamam..

 Bu geziye vesile olan dostumun hastalığı şimdiye kadar idare ediyor ama bu gün vücudu iflas ediyor ve ateş, ishal ve titreme ile hastalığı nüksediyor.. Gruptan bir arkadaşımızda da aynı belirtiler var o iki gündür yürüyüşlere katılmıyor zaten.. bir arkadaşımız da tırmanış yapmak istemiyor.. yani üç firemiz var..

Kaldık mı on bir kişi…


Karadeniz Gezi Anılarım 1.bölüm

Bu yazı bir ceza ödevidir...

Bazen bir piyango vursa diye düşündüğümüz olmuştur değil mi? Ben piyango'nun sadece maddi olmadığını anladım.. Piyango bazen hiç ummadığınız zamanlarda  tahmin etmediğiniz şekilde  bilinçsiz de vurabiliyor ve siz sonradan onun ne büyük ikramiye olduğunu ve size neler kazandırdığını dönüp geriye baktığınızda anlayabiliyorsunuz..

Sıkıldığım ve ruhen karalar bağladığım bir zamanda bana piyango vurdu...

Ne kadar daraldığımı bilmeyen çok eski, ama eskimeyen sevdiğim bir dostum bana bizimle gelir misin? dedi..

Hemen atladım elbette gelirim... farkında olmadan piyango biletini çekmiştim...

Karadeniz turu, Karçal ve Kaçkar dağlarında fotoğraf çekimi yapılacak... lay lay lom yani... Zaten Doğu karadeniz'i de çok görmek istiyordum... Yeşil tonları, Karadeniz insanları, bol oksijen.. çiçek, böcek.. düşündüklerim sadece bunlardı..

Oraları gidip gördüğümde öğrendiklerim çok daha farklıydı..

Şehirlerimiz bile farklı ama ne gam.. ben onlara bir şekilde katılır ve eşlik ederim diye düşündüm. Altı ay öncesinden grup arkadaşlarımın almış olduğu tarihlere biletlerimi aldım...

Ne yalan söyleyeyim hiç heyecanım yoktu.. sadece dünyanın en güzel şehri üzerime üzerime gelip beni boğarken ben ohhh işte senden kaçtım "Ey şehr-i Istanbul" demek için gün sayıyordum..

Bu gezinin bana neler katacağını hayal bile edemeden....

Gitmeden yeşil yol filan dediler yürüyüş onun adına olsun... Olsun tabi ki de.. lay lay lom.. nedir, ne değildir tam kavramış değilim.... davulun sesi hoş sadece.. Davul yaklaştığında sesi seni gerçekten rahatsız ediyormuş...

Ne kadar yaban, ne kadar hoyrat fakat bir o kadar da cömert bir doğa ile karşılaşacağımı bilmeden cicilerle valizimi doldurdum.. lay lay lom..

Iğdır gördüğüm ilk doğu şehri.. Hava limanından ayrılıp şehrin içine doğru ilerlerken devasa büyüklüğü ile efsanelere konu olan dağı gördüm.. başı gerçekten şiirlere konu olacak gibi dumanlı, kudret ve yüceliğinden dolayı yapayalnız olmanın  ihtişamı ile karşımda duruyordu.. Şu sıralar adı gibi içime ağrılar saplayan muhteşem Ağrı dağı... Hayran kaldım.. O dağ benimdi... benim... senin... onun.. hepimizin..

Çoraktı, sıcaktı... evlerin çatıları kardan etkilenmesin diye çinko kaplı.. pırıl pırıl parlıyordu.. yemeğimizi yediğimiz restoranın sahibi misafirperverdi..  güleryüzlüydü.. ama bir şey.. bir şeyler eksikti.. ne peki diye soracak olursanız.. yanıtım "bilemiyorum" olurdu...

Rehber hocamız Iğdır'da fazla kalamayacağımızı söyledi.. Halbuki turun içinde Iğdır’da planlanan bir bölüm olduğunu hatırlıyordum.. içime o an bir sancı saplandı.. Gerçek kara peçesini kaldırıvermişti sanki.. Batı’dan doğu’ya gelmişiz ama birbirimizi tanıma fırsatı bile verilmiyordu..  kendimi bir an öksüz ve yetim gibi hissettim.. hani evinde kalmak çok istersinde, annen ve baban öldüğü için seni zorla başka bir yere götürürler…
Bir de dostum orada hastalanmaz mı? Bir üşüme bir titreme.. ateşi yükseldi.. rehberimiz hemen onu hastaneye götürdü.. zaten kimseyi tanımıyorum.. kendimi iyice kötü hissetmeye başlıyorum.. Gerçi grup arkadaşlarım o kadar candan, o kadar güler yüzlüler ki.. hepsi birbiri ile çok ilgili.. ama kendimi yalnız hissediyorum işte elimde değil.. neyse ki dostuma serum takılmış… kendini biraz toparlamış bir vaziyette geri döndüler..

Böyle bir hissiyat içinde Iğdır'ı üzüntüyle geride bırakırken davulun sesleri sanki kulağımın dibinde çalıyordu.. kendimi rahatsız ve güvensiz hissettim..

Kars yolumuzun üzerindeydi.. çatıları parlayan evler, çevresi çorak kırmızı dağlarla (demir varmış)  bir arada,  mahzun boynu bükük uzaktan bize gözünü kırptı.. sen bir de beni kışın kar yağdığında gel de gör der gibiydi.. Ama muhakkak gel ve gör..

Muhteşem Aras nehri.. sadece kitaplardan ismini duyduğum nehir. Ardahan'a doğru ilerlerken fotoğraf çekimi için arabadan inildi.. Tarlasını at arabası ile biçen çiftçi bize güzel fotoğraflar verecekti.. Verdi de.. Ailece çoluk çocuk oradaydılar.. bize samimiyetle soğuk bir ayran ikramında bulunmak istediklerini söylediler.. evlerinin uzakta olmasında yakındılar.. arkadaşlarım fotoğraflarını çekerken 4-5 ve 9-10 yaşlarında çocukları ile tanıştım.. Bana uzaydan gelmişim gibi bakıyorlardı.. isimlerini sormadım bile.. çünkü onlar çocuklarım gibiydi.. isimleri neyi değiştirecekti ki.. hayran hayran bana bakarken biri benimle  konuşmaya utandı..  uzattığım elimi açık elektrik kablosu görmüş  de dokununca çarpılacakmış gibi bir ürkeklikle tutan  öteki ise, gözlerinde parlayan ışıkla okuyacağına söz verdi bana.. Ben ona güvendim..Umarım onun da güvendikleri sözünü tutmasını sağlayabilir...

Ardahan'a doğru minibüsle ilerliyoruz.. akşam olmak üzere.. Gideceğimiz yer dört yanı 3537 metreye yükselen Karçal dağları ile çevrili Artvin iline bağlı (Ardahan'a daha yakın olmasına rağmen) Doğu kısmının Ardahan-Artvin sınırlarını teşkil eden Yanlızçam dağlarının içeriğinde bulunan Sahara Dağlarındaki  Şavşat-Laşet yaylası... Sahara Milli parkına yakın.. Laşet'in kelime anlamı "domuz ini" imiş.. Hava karardığı için nasıl bir yerdeyiz tam olarak anlayamıyorum ama havasını ciğerlerime çekiyorum.. sanrım içmeden sarhoş oluyorum..

1530 metrede'yiz. Rehber hocamız metre hesabı yapıp duruyor.. Bizi bir aşağılara indirecek, bir yukarılara çıkaracakmış... Hepimizi 3150 mt. yükseklikteki Kaçkar dağları tırmanışına hazırlıyor.. ben hala lay lay lom.. çiçek, böcek, ay ne güzel, aman da ne güzel vadi filandayım...

Hepimiz yorgunuz... henüz yol arkadaşlarımı pek tanımıyorum.. grupta 14 kişiyiz.. içlerinde tanıdığım tek kişi sadece eski dostum.. onlar da beni tanımıyorlar ama gruptakiler birbirleriyle tanışıp daha önce yol arkadaşlığı yapmış kişiler.. bir tek ben acemi çaylak yani.. Ben de bulunduğum şehirde doğa gezileri yapan bir kişiyim.. trekking yapmak bana hiç de yabancı değil.. Bu gezilerde hocaya güvenmek çok önemlidir.. güvenini kaybettiğin an bu spor seni yürümeye yabancılaştırabilir.. ben de güven kaybı yaşayınca uzunca bir süre doğa yürüyüşleri yapmamıştım.. Anlayacağınız performans sıfır.. ama ben kendime güveniyorum tabi.. dostum ise gözü kapalı güveniyor,  güvenmesem gel demezdim diyor..fakat rehber hocamız biraz müphem yaklaşıyor bana.. ara sıra bize verdiği öğütlerde yürüyüşlerde ısrar etmemizin gereksiz olduğunu ve isteyenlerin varacağımız yerlere minibüslerle gidebileceğini söylüyor.. minibüslerle giderken de görebileceğimiz güzel yerler varmış.. lay lay lommmm...

Akşam yemeğinde ne yersiniz diye soruyor.. Ne var ki diyorum.. Şu bu filan bir de alabalık var diyor.. Balık yemek istiyorum ama... alabalık hiç sevmem.. başka balık yok mu? Yok diyor gülümseyerek.. nazlanarak alabalık söylüyorum.. Şimdi burada yediğim alabalığı methedemeyeceğim.. ama ertesi gün de alabalık yediğimi söylemek istiyorum.. alabalık sevmiyorsanız dağlardan gelen suda yetişen alabalık yiyin lütfen..

Çok güzel ahşap bungalov evlerimize yerleşiyoruz.. Ben yabancı olduğum için tabi.. biraz kendimi sığıntı gibi hissediyorum ilk akşam.. Herkes iki kişilik odalarda kalırken ben iki kişinin yanına bir üçüncü kişi olarak kaynak oluyorum.. Huzurlarını kaçırdığım arkadaşlarımdan biri Nöroloji hocası, biri öğretmen.. Beni bağırlarına basıyorlar.. Ne yapsınlar elden gelen bişey yok.. mecburen.. İki odalı bungalovda çektiğimiz kura sonucu tek oda bana düşmez mi! Utanarak tek odayı alıyorum ama içim de bir tuhaf oluyor.. Dağdan gel bağdakini kov misali... Her zaman gülmeyen şansım bana bir gülücük atıyor işte..

Akşam erkenden uyuyoruz.. yorgunluktan ziyade, sanırım oksijeninden.. sabah 7 buçuk kahvaltı dendi.. Her zaman saat 11 lere kadar uyuyan ben sabahın köründe kuş sesleri ile uyandım.. Kuş sesi deyip geçme ama.. melodi dolu cıvıltılar.. hatta uyanırken, beste yapanlar kesinlikle bu kuşlardan etkilenmişlerdir diye düşünüyorum.. Kapıyı açıp dışarı çıkıyorum.. Şaşkınlık içindeyim.. Farkına varmadan öldüm herhalde cennetteyim diye kendi kendimle konuşuyorum.. Bir vadinin tepesindeki ağaç bir evin balkonundan uçsuz bucaksız bir yeşilliğe bakıyorum.. Bir dinginlik.. sadece kuşların melodileri.. hafif bir üşümekle üşümemek arası.. masmavi bir gökyüzü.. bir huzur.. sanki ruhum bedenimden çıkıyor ve beni rahat bırak lütfen hantal vücudundan çok sıkıldım diyor...

Kahvaltılarımızı ediyoruz.. merak ettiniz değil mi? Ne yedik diye.. Yayladayız.. ne yiyebiliriz ki? Yaylada yetişen mis kokulu meyvelerden reçeller desem gerisini de siz hayal edin artık...

Başladık yürümeye kahvaltıdan sonra... Küçük bir yürüyüş dedi Rehber hocamız.. Yayla evlerinin arasında fotoğraf çeke çeke, gördüğümüz herkesle selamlaşarak yürüyoruz.. İnsanlar samimi, meraklı ve ince bir saygı göstererek bizi karşılıyorlar.. Alışıklar orada yürüyüş yapan doğa severlere.. Küçücük bir bakkal görüyoruz.. ben en son çok küçükken böyle bakkal olduğunu anımsayabiliyorum..  Sahibi çok yaşlı.. dükkanda ne ararsan bulabilirsin.. yok, yok..  yirmi yıl önce aldığı kumaşları aynı fiyattan satıyor.. kumaşlar üç lira beş lira.. gözüne inanamıyorsun.. Yaylanın tek bakkalı.. herkes fotoğraflarını çekiyor.. hiç şaşırmıyor hatta poz veriyor.. Alıştırmışlar.. Yürürken bir ev sahibi ile merhabalaşıyoruz.. İzmir'de oturuyormuş.. Emekli öğretmenmiş.. Yazları buraya geliyormuş ama evin bakımından şikayet ediyor.. Zor oluyormuş.. Ama yine de inatla gelmeye devam ediyormuş.. Burayı çok seviyorum diyor gözlerinden de sevgi fışkırıyor bu arada..  O böylesine yaylasından sevgiyle  bahsederken muhtar parsel parsel arsa satmak için rehberimizi sıkıştırıyor..  500 mt2 lik parselden bahsediyor.. Rehberimiz kızıyor doğayı böyle parsel parsel katlettiklerinden yakınıyor.. Ve sık sık iki üç yıl önceki halinden daha  farklı bulduğunu söyleyip duruyor..

Gerçekten kısa bir yürüyüşten sonra minibüslere biniyoruz ve Sahara Milli Parkı'nda bulunan Karagöl adındaki bir buzul gölüne gidiyoruz.. Göl doğa harikası.. içinde balıklar kaynıyor.. kocaman kocaman devasa.. kırmızı süs balıkları bile var.. Tek bir işletme var o da özel.. İşletmeyi fahiş bir paraya kiralamışlar öyle olunca tabi mutsuz bir işletmeciyle, fahiş fiyatta içecekler ve yiyeceklerle karşılaşıyoruz... Hemen oradan ayrılıyoruz yine tabi minibüsle.. Kocabey yaylasına varıyoruz ve rehberimiz buradan yayla evlerini görerek yürüyeceğimizi söylüyor... Başlıyoruz yürümeye.. hafif rampalar.. hafif inişler... lay lay lom...

Rehberimiz yürürken beni izliyor hissediyorum.. yanıma geliyor ve bu ayakkabıdan başka ayakkabın var mı? Hayır yok diyorum.. Niye olsun ki? ayağımdakiler pahalı markalı bir spor ayakkabısı.. Gerçi gruptakilere bakıyorum bir tuhaflık var ama.. herkesin ayağında kar botları gibi botlar var.. Rehber olmaz diyor.. Yav ne olmaz.. Seni bu ayakkabılarla Kaçkar yürüyüşüne götürmem.. Birden kulaklarımdan ateş çıkıyor sanki... Ama bu yürüyüş ayakkabısı işte..  Olmaz diyor.. iki yürüyüşte ayakkabının tabanını orada bırakırsın seninle uğraşamam deyip kestirip atıyor... Bu arada yürüyoruz.. gerçekten yürürken bileğim ağrımaya başlıyor.. Ama gıkımı çıkarmıyorum.. Götürmeyecek beni eyvah götürmeyecek... Paniklemeye başlıyorum.. Nereye götürecek.. nereye  gideceğimi de bilmiyorum... fikirsizim yani...
Sadece iniş yaptık bu yürüyüşte.. öyle yoruldum ki.. kulağımda hafif bir inişti diyen vızlama gibi rehberimizin sesi... fikirsizim... akşam yemeği yedim doğru yatak... saat sekiz belki de sekiz buçuk... derin uyku rahatlığı...


Ertesi gün erkenden, Artvin Kayalar köyü, Macahel bölgesi (Gürcü kökenli bir kelime elimizin bilek kısmı (maca) ve el (hel) kelimelerinin birleşimi ile çukur anlamına geliyor) Lekoban yaylasına doğru bir minibüsle yola çıktık.. Önce Şavşat ilçesine uğradık.. Rehberimiz bana yürüyebilmem için uygun bir ayakkabı buldu.. Ayakkabılarımı aldıktan sonra bağrıma basarak  yola koyulduk.. Şavşat ilçesinden 25 km kadar sonra saptığımız yol bizi Lekoban yaylasına çıkaracaktı.. Pardon yol mu dedim yanlışlıkla.. Yol değil patikaydı.. iki arabanın yan yana geçmesine imkan olmayan keskin virajlarla dolu toprak, çakıl, çukur dolu bir patika.. Şoförümüz o kadar usta idi ki.. Son model altı çekerli cip ile ralliye katılan yarışmacı gibiydi.. yanımızda Çoruh’u besleyen güldür güldür akan sular eşliğinde içimiz dışımızda, yüreğimiz ağzımızda sağ salim yaylamıza vardık sonunda..

Dört bir tarafımız dağlarla çevriliydi.. telefonlar çekmiyordu.. Pansiyonun sahibi tarafından yapılan iptidai su gücü ile çalışan jeneratör ancak gece devreye giriyordu.. pansiyonlar yan yana dizili ağaçtan yapılmış odalar halinde idi.. odalarda altı adetti.. Bir de oturma salonu ve mutfak olarak kullanılan içinde şömine ve bir kuzine bulunan şirin bir oda daha vardı..

Eşyalarımızı odalarımıza koyduktan sonra rehber hocamız yine kısa bir yürüyüş yapacağımızı ve kaldığımız yaylayı tanıyacağımızı söyleyerek bizi arkasına kattı.. Dört beş saatlik bir dağ gezisinden sonra geri döndük.. sanırım bu yürüyüşten sonra sınavı geçmiş bulunmaktaydım.. Kaçkarlarda onlara eşlik edip grupta olmaya adaydım.. çayımız kuzinede demlenmişti... yöresel yemekler yapılmıştı.. ve hepsi de çok lezzetliydi.. Yemekleri yapan pansiyon sahibinin güler yüzlü gelini idi.. başka bir dilde konuştuklarını duyunca sordum.. lazca mı konuşuyorsunuz diye.. Hepsi ana dili gibi gürcüce konuştuklarını söylediler... orada herkesin bu dili bildiğini söylediler..

Pansiyon sahibinin oğlu yemeklerimizi yapan gelinin eşi ile yaptığım sohbette pansiyonları Gürcistan'dan getirdikleri bir marangoz ile iki erkek kardeşin birlikte yaptıklarını öğrendim.. Her gün bizim içimizin dışına çıktığı yüreğimizin ağzına geldiği o yoldan inip Şavşat'a alışveriş'e gittiğini, zamanı geldiğinde hayvanlarını toplama bir kamyonetin arkasında yaylaya getirdiğini, okuyamadığını, genç neslin hep göç edip köylerini terk ettiğini ama gidenlerin hiç mutlu olmadığını söyledi.. Aydınlık ve yakışıklı bir yüzü vardı.. gencecikti ama.. ya umutsuz bakan gözleri...

Lekoban'da ay başka doğuyordu.. Biz mi ona yaklaşmıştık.. Yoksa ay mı bize bilemedim...

İkinci günümüzde erkenden kalktık yine her zamanki gibi... Şahane bir yayla kahvaltısından sonra ilk zorlu yürüyüşümüzü yapacağımızı söyledi hocamız.. Grup arkadaşlarım hazırlanmıştı.. ellerinde batonlar.. ayaklarında yürüyüş botları, başlarında enselerini örten şapkalar.. üzerlerinde ter atan t-shırtler.. pantolon paçalarında koruyucu kolluklar.. çantalarında yağmurluklar.. onlar daha önce dağ yürüyüşleri yaptıkları için biliyorlar.. hazırlıklı gelmişler.. Ya ben.. çaylak.. üstte yok başta yok.. incecik bir şapka.. yağmurluk küçücük ve kısacık üstelik daracık.. baton yok.. bacak paçalarıma kolluk yok.. anlayacağınız Medine’nin fikirsiz fukarası.. Ama Allah’tan yeni aldığım ayakkabılarım var…

Maden istikametinde yola çıktık. İnce geçitten geçerek, Karçal dağlarının zirvesi 2700 metrede Naçadırev gölüne yürüdük.. Yüce dağların arasındaki buzul bir göl bu.. Eskiden kervanların çadır kurduğu yermiş.. Yürürken karlara dokunduk.. Sis inmeye başladığında ise geri dönüşe geçtik.. Manzara muhteşemdi.. havası şahaneydi.. Çok şükür ki yağmur yağmadı.. Yorulduk... çok yorulduk.. ama gözümde doydu, ruhum da.

Bu benim ilk deneyimimdi..  Zirveye varıp çevrenizdeki dağları gördüğünüzde ve sizin nerede bulunduğunuzu anlayıp algıladığınızda ki o muhteşem his.. dünyayı ben yarattım ile yaratılan dünyanın karşısında ben neyim ki ikilemini yaşatan o his... anlatamayacağım galiba..

Teknolojiden uzak olmak, insan ilişkilerinin ve birbiriyle iletişimin kuvvetlendiği bir ortam yaratıyordu. Orada kaldığımız iki akşam boyunca kuzinemizin üzerinde demlenen çayımız sohbetlerimize yarenlik etti.. benim de kendimi yabancı hissetmem o sohbetlerde eriyip bitti...Esprili pansiyon sahibimizin bilmeceleri, tavla partisi.. Hocam yazmayacağımı düşünmemiştir  herhalde.. Grup arkadaşlarım hocamızın yenilgiye gelemediğini, yenildiğinde acısını yürüyüşlerden çıkardığını söylemesi üzerine yenilmek için elimden geleni yaptığım halde  ayıp olacak söylemesi ama.. rehberimizi 5-4 yendim de..
 Yorgunum ama Lekoban'dan ayrılırken içimde bir hüzün mü vardı ne?