31 Ocak 2015 Cumartesi

Adı Yoktu


Adı yoktu..

Dünyada bulunan pek çok varlıktan onu ayıran aklı ve zekası.. duyguları vardı.. 

Cinsiyetini ayırır, ırkını ayırır, inançlarını ayırır, kendisini kategorilere sokardı.. çünkü çıkarları vardı..

Toprağı bölmek, suyu saklamak, yiyeceği satmak… dünyanın içindeki tüm oluşumları, varlıkları sadece kendisine sunulmuş olarak görüp olanakları sonuna kadar kullanmak… onun doyumsuzlukları vardı..

Kendi yarattığı bir kağıt parçasının kölesi olabilecek bir dolu zaafları vardı…

Toprak, petrol, altın diyerek savaşırlar.. İşgal ederler.. Irza geçerler… haklara tecavüz ederlerdi… üstelik açgözlülükleri vardı…

Yasalar çıkarmak… kanunlar yazıp, cezalar kesmek.. Yargılamak.. Yalanlar söyleyip hilekarlık peşinde olmak.. bir de korkuları vardı…

Kin gütmek… İntikam almak... Nefret etmek.. her şeye küsmek… kocaman öfkeleri vardı…

Çoğalarak geride genlerini bırakmak.. soylarını sürdürebilmek.. neslinin yok olma kaygıları vardı…

Kavramları yüzünden birbirlerini öldürecek, yok edecek kadar büyük kıskançlıkları vardı…

Sevmek sevilmek.. anlaşmak anlaşılmak.. korumak kollanılmak.. inanmak inanmamak, affetmek affedilmek, sığınmak gibi kendine güvensizlikleri vardı…

İncinmek... Kırılmak... Alınmak.. Dağılmak… Savrulmak… türlü türlü zayıflıkları vardı…

Üstün olmak.. galip gelmek… kazanmak.. başarmak.. Övünmek.. doymak nedir bilmeyen hırsları vardı…

Çıplak olarak yaşama gelirdi.. yine çıplak gideceğini bildiği halde çalışır didinir biriktirirlerdi bitmek tükenmek bilmeyen tutkuları vardı…

Yoksa onun adı aklınıza mı geldi?

Yazık….

Halbuki..

Ağlayabilirdi… Gülebilirdi.. 

Mutluluk dağıtıp kendi de mutlu olabilirdi…

Elinde olanların kıymetini bilir.. Engin olan gönlü ile her şeyi sevebilirdi…

Vicdaninı kulllanabilirdi...

Merhamet edebilir.. Adil olabilirdi..

Yaratılan her şeye saygı duyabilirdi..

Yaşamı zorlaştıracağına keyifli bir hale getirebilirdi..

Göz açıp kapayana kadar kısa süren yaşamında adına yakışır bir hayat sürebilirdi..

O zaman bende.. adı vardı..

İnsandı derdim…

M.Erten-31 Oca 2015,İstanbul

6 Ocak 2015 Salı

Terk etmek...


Aslında söylendiğinde tekerleme gibi güzel bir sözcük olan terk etmenin anlamı, fiiliyata döküldüğünde ne kadar çirkinleşiyor..

Yine de hayatımız hep terk etmekle geçmiyor mu? Ya da terk edilmekle.. farkına bile varamıyoruz..

Bazen elimizde olmayan nedenlerden terk ediyor ya da ediliyoruz..

Bazen de güle oynaya.. zamanla bu terk edişler bizden hep bir şeyler alıp götürüyor..

İlk önce çocukluğumuzu terk ediyoruz.. bazen alıştığımız şehirleri.. okuduğumuz okulları.. anılarımızın olduğu sokakları..

Sonra zamanla büyüdükçe saflığımızı da terk ediyoruz.. yoksa saflığımız mı bizi terk ediyor.. Her ne hal ise işte.. ne fark eder ki.. bir taraf terk edince iki taraf da terk edilmiş oluyor değil mi?

Gençliğimizi… hele gençliğimizi terk ederken farkına bile varamıyoruz… yahu ne zaman başladı ne zaman terk edildik farkına bile varamadık demiyor muyuz?

Annemizi.. babamızı.. kardeşlerimizi.. teker teker terk ediyoruz… Evet tekrar ziyaret ediyoruz ama yanında veya içinde bulunduğumuz zaman gibi oluyor mu? Olmuyor elbette…

İçinde nasıl ve nerede sızladığını bulamadığın bir yanmayla… terk ettiğimiz her şeyi ne kadar da özlüyoruz.. geriye dönüp baktığımızda içimizde duygusal fırtınalar kopmuyor mu?

Bazen terk ettiklerimiz için ne kadar da mutluyuz derken karşımızda oturan mutsuzlukla göz göze geldiğimiz olmuyor mu?

İyi niyetlerimizi.. sevgililerimizi.. arkadaşlarımızı… alışkanlıklarımızı.. sağlığımızı…

Zamanı geldiğinde işimizi de terk ediyoruz…

Çocuklarımız kanat takıp uçtuklarında bizi terk ediyorlar…

Bir zamanlar dedelerimiz babannelerimiz, annanelerimiz vardı bizim de.. anıları daha dün gibi.. ama onları da yıllar önce terk etmişiz..

Kimi zaman öyle kırılıyoruz ki.. duygularımızı bile terk ediyoruz…

Yaşamımızı göçebe olarak sürdürüp duruyoruz…

Taa ki bir gün yaşadığımız hayatı da terk ederek gidişimize kadar… 


M.Erten-Ocak 2015, İstanbul