17 Mayıs 2017 Çarşamba

Yol

Yoldayım yürüyorum...

Önümde olup yürüyenleri takip ediyorum..

Geriye bakma diyorlar ama ileriye bakmak da bir fayda sağlamıyor.. ilerisi de zaten gözükmüyor..

Amaç bir yere gitmek değil yol nereye götürürse oraya varmak gibi..

Giderken sağına soluna bak diyorlar o yolun güzelliklerini farket..
Uzun bir süre zaten aceleden telaştan..
Geri kalan sürede de..
Gözlerinde akmayan yaşlar gözünü buğulandırdığı için..
Güzel olanı farketmenin mümkünü yok..

Yoldayım gidiyorum...

Yol uzun.. bazen sırtımdaki yükler ağır geliyor.. elime takıp sürüklüyorum...
Sürüklediğim yükler bir bir benden kopuyor.. bir bakıyorum ki artık elimde, sırtımda yük de kalmamış...

şikayet ediyordum, söyleniyordum ama  yüklenmeye alışmışım... bu seferde efkarlanıyorum..

Gözlerimde yaşlar...

Yoldayım yürüyorum..

Yolun başlangıcını pek de anımsayamıyorum ama yanımda pek çok yolcu vardı..
hepsi de çok sevdiklerimdi.. teker teker yürümeyi bıraktılar...

Yalnız yürünmüyor elbet insanın canı sıkılıyor..

Benimle yürüyenlerle, sağımdaki solumdaki ile tanışıp kaynaşıveriyorum.. kiminle yarenlik ediyorum kiminle dostluk.. kiminle de zor geliyor yolları ayırıveriyorum..

Yanına yetişemediklerim, bazen de bana yetişemeyenler oluyor elbet..

Yolda rastladıklarımla neler yapmıyorum ki.. kimi zaman kolkola, kimi zaman sırt sırta, bazen ağlaya güle, dövüşe sevişe, kiminde bağırışa çağırışa, güle oynaya.. bazen de koşa sürüne..

Yoldayım yürüyorum..

Artık yolu yarıladım diyorum.. hatta yarıyı epey geçmiş olmalıyım..

Daha önce aklıma gelmeyen bişi yapıyorum...

Arkama dönüp bakıyorum... bir de ne göreyim.. yol boyu telaş içinde beni takip edenlerle dolu..

Dönüp onlara yol çok uzun gibi geliyor ama gözümüzde büyüttüğümüz kadar değilmiş diye bağırmak istiyorum ama sonra vazgeçiyorum...

Önümdekilerden biri bana dönüp böyle bağırmıştı çünkü... gülmüştüm..

Nasılsa yürümeden anlamayacaklar söylediğimi... gülecekler...

Yoldayım gidiyorum...

Yeterli uzunlukta olan bu kısa yolculukta artık yorulmaya başlıyorum.. bazen oturup bir yerde dinlensem mi acaba diye kendi kendime soruyorum..

Yola çıkarken düşünmüyorum ama yolun yarısını aşınca beni bir düşünce kaplıyor...
Habire gözlerim doluyor.. bazen de ağlıyorum... sanırım yorgunluktan...

Yola bakıyorum..

Yol asfalt bile değilmiş.. ufak tefek taşlar.. ben bastıkça ince bir bulut halinde toprak havalanıyor.. ayakkabılarımın üzeri ince bir toprak tabakası oluyor..
bak sen gördün mü? diyorum.. yolun kenarında papatyalar varmış..
karşıda gri dumanlı dağlar..  masmavi bir gökyüzü.. bulutlar ressam elinden çıkmış gibi.. karşımdan bir kuş mu geçti ne..

Bir film repliği geliyor aklıma..
Sevgi neydi? Sevgi emekti...

Bu yolda yürümek için emek verdim ben.. hala da veriyorum..

Yine gözlerim doluyor.. yolda ilerledikçe duygusallığım artıyor herşeye ağlar oluyorum...

Yoldayım gidiyorum...

Önceden yürüdüklerimi bazen çok özlüyorum.. Tekrar yolun başına gidebilsem diyorum.. imkansız olduğunu bile bile...

Bazen de kalan yol gözümde büyüyor...

Ama yürüyorum...

Yürüyoruz...

önümdeki kalabalık olan yolcular sanki biraz tenhalaşmış.. hatta biraz da yavaşlamışlar.. içim burkuluyor..

Öndekilere bağırarak el ediyor, ağlamaklı boğuk bir sesle soruyorum...

Yolun sonunu gören var mı?


M.Erten, 17 May 2017-Kocaeli

30 Ağustos 2016 Salı

Hoş geldin!

Sen gideli çok uzun zaman oldu baba... Nerelerdeydin, seni çok özledim...

Sen yokken ben evlendim biliyor musun...iki de torunun oldu.. Mutsuzdum boşandım bi de baba.. Yok yok gözlerini öyle açma, şaşırma..  artık evlilikler senin bildiğin zamanlardaki gibi uzun sürmüyor.. İnsanlar mutsuz olduklarında katlanayım evlilik sürsün demiyor.. artık herkes an yaşama peşinde.. Yani boşanmak doğal, bir yastıkta kocamak kocaman bir yalan oldu.. Ölene kadar evliliği sürdürmek diye bişi kalmadı baba..

Annem mi? O da iyice yaşlandı.. ama sağlıklı çok şükür.. Aynı bir çocuk gibi oldu.. biz artık yer değiştirdik.. yani o çocuk oldu, bizim de bir çocukluğumuz kalmadı baba..

Çamaşır makinası otomatik oldu.. bulaşık makinası var.. elimizde filan yıkamıyoruz artık bulaşıkları ama hala vakitsizlikten şikayet ediyoruz.. hatta daha çok yoruluyoruz.. hiçbirşeyden  memnuniyet de kalmadı baba..

Renkli televizyon çıktı biliyor musun.. hani seninle istiklal marşımız okunana kadar beklerdik TRT de ki kapanış yazısını.. Artık kanallar hiç kapanmıyor baba..  24 saat yayın var.. Evet evet kanallar dedim.. belki yüzlerce var artık öyle tek kanal değil.. Değil ama seninle izlediğimiz tek kanal ne kadarda keyif verirdi.. bu yüzlerce kanalın bir tadı da kalmadı baba..

Beni dizine oturturdunda birlikte gazete okurduk hani.. artık gazete okunmuyor baba.. internet denilen bişey var.. hepimiz tablet denilen aletlerle haberleri okuyoruz.. Bu internet var ya, dünyayı önümüze getiriyor baba.. sen çok meraklıydın çok okur, çok araştırırdın.. Şimdi bir tuşla bilgiler önüne geliyor, çok hoşuna gider bu eminim.. Mesafeler, uzaklıklar diye bişey kalmadı baba..

Hatırladın mı? Bir askeri manyetolu telefonumuz vardı babacım.. Sokaklarda ankesörlü telefonlar vardı hani.. zaten kimsenin evinde de telefon yoktu kime telefon edecektik ki.. şehirler arası haberleşebilmek için telefon numarasını postaneden yazdırıp saatlerce beklerdik hani.. artık beş yaşındaki çocuğun bile elinde şahsi telefonu var baba.. adına cep telefonu denen.. hani senin çok ayıp saydığın, insanlara saygından dolayı aleni yapmadığın pek çok şeyi, yediklerimizi, içtiklerimizi, gezdiklerimizi, sevgililerimizi biz  o telefonlardan bangır bangır yayınlıyoruz.. utanma diye bişi kalmadı baba..

Sen gittiğinde bir köprümüz vardı boğazda ya baba.. boğaza iki köprü daha yapıldı.. İstanbul artık senin bildiğin şehir değil.. her yer ev, araba,  yol, insan oldu.. her yerden göç aldı Anadolu da genç kalmadı baba.. hepsi İstanbul'da..  insanlar mutsuz, öfkeli, saldırgan.. Ne dostluk ne de arkadaşlık kaldı.. Herkes birbirinden şüphelenir, herkes birbirini gammazlar oldu.. Kardeşi kardeşe düşman, akrabayı akrabaya akrep ettiler.. Kimsenin kimseye güveni de kalmadı baba..

Minik bir sandalımız vardı.. Balığa çıkardık hani..  çapari ile tuttuğumuz istavritleri komşulara dağıtırdık.. Lüferleri hafta sonu gelen misafirlerimize yedirirdik ya.. artık boğazda balık da kalmadı baba.. bütün ağaçlar talan oldu her yer AVM doldu.. ağaç, orman, çiçek böcek, yeşil diye bişi kalmadı baba..

Ne yakışıklı bir askerdin anımsıyorum.. yıllarca gemilerde çalıştın sen..tatbikatlardan abimin doğumunda annemin yanında bile bulunamadın.. kıymetli böbreklerini o gemi denilen demir yığınlarında çalışırken, soğuklarda üşüterek çürüttün ... Kıbrıs harekatını anımsıyorum hayal meyal.. günlerce eve gelmemiştin de babam ölecek mi acaba diye üzülüp ağlamıştım.. Şimdilerde şehit haberlerini öylesine kanıksadık ki.. Hemen her gün bir kaç şehit verip duruyoruz.. Şahadetin ucuz insanların tek elinde kader olduğuna elbet şaşırdın değil mi? sen şerefle taşırdın o üniformayı ya hani... artık onun da şerefi kalmadı baba...

Benim kızım okuyacak derdin.. Bir mesleği olacak.. çağdaş bir kadın olacak.. Ayakları yere basacak.. Vatanına yararlı birey olacak.. Aynı toprağı paylaştığı insanlara sevgisi saygısı olacak..Dinini öğrenecek ve vicdanıyla yaşayacak.. Sen bana bunları söyleyip iyi bir insan olmanın yaşamın gerekliliği olduğunu öğretirken sen gittikten sonra ben neler öğrendim neler baba.. Türk.. Kürt.. Laz.. Çerkez.. Alevi.. Tarikatçı.. Hacılar.. Hocalar.. Bizi ayrıştırdılar.. Ağzımızı yüzümüzü burarak birbirimize bakar olduk baba.. aynı toprağın üzerinde yaşadığımızı, aynı zorlukları hep birlikte aştığımızı, kader birliği yaptığımızı bu vatanın hepimize yeter olduğunu unuttuk baba.. Orası senin olsun, burası benim olsun bölüşüyoruz.. Tam da düşmanlarımızın istediği gibi bölünüyoruz baba...

Pişman oldum geldiğime.. ben gittiğimden beri iyi bir şey yok mu? diye soruyorsun...

Yalan söylesem...

Var desem... benimle kalır mısın baba.. !

M.Erten, 30 Ağu 2016/İstanbul

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Deniz ve Hayal

 "Kalksana", "Yapsana", "Versene"  sadece bu sözler beynimin içinde.. Tüm yaşamımdan arta kalan... Halbuki zaten hiç oturmamış, ne dedilerse yapmış ve her ne istiyorlarsa vermiştim.. Hatta bütün bunları yapmayı sevdim bile zannetmiştim.. Sevgi böyle bişey herhalde diye düşündüğüm zamanlar bu duygunun hastalıklı olduğunu da kabullenmiştim.. "Mutluluk diye bir şey yoktur" diyen annemin sesi kulaklarımda... "O  senin içindedir. Dışarı çıkmayı bekler aynı küçük bir çocuk gibi. Geldiğinde sen de yakalamayı bileceksin. Onunla oyunlar oynayacaksın, yoksa sıkılır çabucak kaçar, kaybolur."

      Babam ben çok küçükken öldüğünde hayatımın en büyük yarasının ruhumda açıldığını o zamanlar bilememiştim elbette. Onun boşluğunun bendeki sevgi açlığını bir labirente döndüreceğini ve girdabında savrulacağımı tahmin bile edemezdim. 

      Annem rızam olmadan beni evlendirirken "iyi bir koca, bu sana bakar" demişti. Aç bırakmaz. Gerçekten de kocam karnımı hiç aç bırakmadı. Ruhumda ki çılgınca açlığın ise adı bile geçmedi.

      Evlendiğim gecenin sabahında kocamdan yediğim dayakla, annemin bana kızdığında attığı dayak arasındaki farkı bile anlayamamıştım. Dayaktan sonra annemi sevmeye devam ettiğim gibi kocamı da sevmeye devam etmem gerektiğini düşünmüştüm. Gerçi kocamın dayaklarının fiziksel olarak daha şiddetli olduğunu, vücudumun her yerinde morluklar olmasından anlıyordum ama ertesi gün bana güler yüzle yaklaştığında hepsini unutuveriyordum. 

       Henüz çocuk yaşta doğurduğum kızıma annelik yapabilmek için iç güdülerimi kullanmak zorunda kalmıştım. Kızım, canım kızım. Birlikte büyüdük biz seninle, aynı kaderi birlikte paylaşmayacağız diye kendime bir söz vermiştim. 

     Aslında kocam çok içki içmeseydi belki de kendini öylesine kaybedip bana bu kadar zarar vermezdi. İçip, içip sarhoş eve geldiği gecelerde kızımı erkenden yatağına yatırırdım. Bir an önce uyuyup babasının beni dövdüğünü görmesin diye ettiğim dualardan sonra kocam bana vururken kızım uyanmasın diye sesimi hiç çıkarmamam gerektiğini düşünürdüm. Dolu bir un çuvalına atılan yumruklar gibi olan his kocamın gittikçe öfkesini arttırır bu durum beni müthiş korkuturdu. Sanırım bu sefer beni öldürecek diye düşündüğüm çok olmuştur. Ama hiç ölmedim, ölemedim. Ertesi gün şişmiş kan çanağına dönmüş gözlerimin üstünü çay kompresi yapar kızımın yüzüne öyle bakardım. İçimde gizlenen, mutluluk oyunu oynadığım o çocuk, çoğunlukla kızımın melek gibi yüzüne bakarken gelirdi. 

    Annem bu dayakların akabinde bir kaç kez evime gelmişti. Karşılıklı oturduğumuzda başını hiç yerden kaldırmadan gözlerini öylece dikkatle halıya dikmiş, uzun bir sessizliğin ardından kısık bir sesle  "sizi aç bırakıyor mu?" diye sorduğunda şaşırmış ve ağlayarak 'hayır' demiştim. Derinden bir iç çekişle yüzünü yerden kaldırıp gözüme bakarken, ağzını biraz eğerek "erkek işte hem sever, hem de döver" demişti. "Ama babam seni hiç dövmemişti" dediğimde annem sessiz kalmayı tercih ederken, ben içimden "yoksa seni hiç sevmemiş miydi? ya da erkek mi değildi?" diye sorular sorardım.

   Evimin penceresinden gözüken deniz manzarasına her gün sıkılmadan saatlerce bakar, hayaller kurarım. Hayal ve deniz. Birbirlerine ne çok benzerler, İkisi de uçsuz bucaksız gelir bana. Ruhumda pek çok şey öldürüldü ama hayallerimi asla öldüremediler. Kendime tekrarlayıp duruyorum  hayaller biterse bu yorucu yaşam yolculuğu da çekilmez olur diye.  Bir gün kocaman bir sandala bineceğim bir ucunda ben bir ucunda kızım. Uçsuz bucaksız maviliklere doğru ben kürek çekerken içimde gizlenen küçük çocuk da çıkıp gelecek ve gidip kızımın yanına oturacak. Belki de o çocuk, bir daha hiç gitmeyecek.

M.Erten, 06 Ağu-Kocaeli

29 Temmuz 2016 Cuma

Uyanış

Gözümü açtım tekrar kapadım.. uyur uyanık.. uyanığım ama yataktan kalkmak istemiyorum.. kalkınca ne yapacağım ki.. l

İnsanlar yalnız doğar ve yalnız ölürlermiş… böyle demişti birisi bana.. söyleyenin yüzü silüet kendisi hayal.. 

Yalnız mı öleceğim… Ne demek şimdi bu?

Dostlarımın, arkadaşlarımın, çevremdeki kalabalığın içinde insanın kendini yalnız hissetmesi.. Bu hissin yaş aldıkça daha çok artması.. ve içini acıtması.. gözüm mü yaşardı ne?...

Gözümü tekrar açtım.. tavana bakıyorum.. lambiri bir tavan ince çıtalarla düzgün bir şekilde kesilmiş ve birbirine eklenmiş... Acaba bu ince çıtalar sayılabilir mi?

bir iki üç... gözümü tekrar kapadım sanırım..

Kadın olmak zor derlerdi orada burada okurdum… Hele yalnız bir kadın iki erkek çocuğu ile..

Duvar görevim var benim sırtını bana dayayan insanlar için.. Benim sırtımın bir duvara muhtaç olduğunu sakın bilmesinler...

Hep cesur görünmeliyim, içimden ne kadar korktuğumu aman anlamasınlar...

Güçlüyüm ben.. öyle yansıtmalıyım, acizlik çoğu zaman boğazımı sıkarken katiyyen farkına varmasınlar...

Yaşamın içinde farkında olmadan bu zorlukların üstesinden mi geldim ben?.. 

Geriye dönüp baktığımda ne kadar yorucu ve zor olduğunu anlıyorum ve hatta düşünürken bile daralıyorum…

Derin bir nefes alıyorum... aslında artık iyice uyandım.. ama gözümü açasım yok...

Yorgunum... 

Olgunlaştıkça mı insan yoruluyor acaba….

Aynı beden gibi.. yapacağını sandığın şeyleri yapmana izin vermeyen uzuvların gibi…

Ama ruhun hala genç… beden bir izin verse…

Her sene bir önceki seneyi aratan yaşlara mı geldim ne?...

İçim iyice kararıyor gözümü açmadan yatakta sağımdan soluma hızlıca dönüyorum..

Annem geliyor gözümün önüne..
Sen benim hala küçücük çocuğumsun diyen sesi kulağıma çarpıyor...

Yok artık iyice uyandım... Gözümü aralıyorum pencereden dışarı bakıyorum..

Güneş gözümün içinde.. Masmavi bir gökyüzü bembeyaz bulutlar.. kuş cıvıltıları..
Rüzgar balkon kapısından içeri hafif hafif süzülüyor perdeyi oynatıyor...

Yaşamın ılık kokusu burnumda.. içim kıpırdıyor...

Yataktan fırlıyorum... dudaklarımda bir şarkı...

Seveceğimmm...... gezeceğimmmmm....

M.Erten-29 Tem/İstanbul

20 Eylül 2015 Pazar

Tam Zamanı


Sihire kimse inanmaz değil mi?

O bir illüzyondur çünkü.. Ama sihirden herkes hoşlanır.. yani aslında yoktur da hepimiz onu varmış gibi algılarız…

İşte öyle sihirli bir sözcüktür zaman….

Enteresandır..

Hayatımızın içinde bizimle öyle bütünleşmiştir ki.. neredeyse bütün yaşamımızın yönünü belirler bu sihirli sözcük…

Zamanı geldiğinde denir..

O zaman bir türlü gelmek bilmez…

Peki, geldiğinde anlar mısın…

İşte onu da pek anlayamazsın…

Hadi bakalım.. tam da zamanı denir… elin ayağına dolanır.. ne halt edeceğini bilemezsin… tam denk getireceğim diye uğraşırken sen, bir de bakarsın ki…

Ohhooo zamanı geçti..

Sihirli sözcüktür yani…

Belediye otobüsü gibi… zamanı kaçırdın mı, gelecek zamanı bekle dur… yaşamın boyunca öyle belediye otobüsleri gibi fazla seferleri de yok…

Yaralara şifa, dertlere de devadır…

Zaman geçsin hepsi geçer derler…

Derdin, yaranın içinde iken asla inanmazsın.. hayır, hayır geçmez bu acılar, bu dertler dersin ama… bir de bakarsın ki gerçektende zaman geçerken silmiş süpürmüş hepsini… dönüp geriye baktığında,  bir de güzel şaşarsın yahu bunlara mı üzülmüştüm diye…

Sırası gelir ilaç da olur, cerrah da.. beynindeki tüm anılara sisli bir perde çeker.. her şeyin en güzel halini anımsar olursun… kötü anları sana unutturuverir… (travmatik kötü anlar olmadığı müddetçe elbette)

Ayrıca uzar ve kısalır da bu zaman…

Hani bir türlü onsekiz yaşına gelemezsin… uzar da uzar o zaman…

Gündüzler geceler uzundur.. haftalar aylar uzundur… yıllar mı? Çağ gibi uzun bir süreye tekabül eder..

Hepimiz biliriz, o on yılların bize hiç uğramayacağını sandığımız zamanları…

İşte bu sihirli sözcük o sırada uzundur, bizim de telaşımız yoktur….

Sonra ne olursa olur… Ay aman, dur filan derken parmaklarımızın arasında ip kısalıverir…

Gündüzler geceler kısalır.. haftalar gün gibi… aylar hafta gibi geçmeye başlar…

Yıllar mı?

Söylemeye gerek yok… onlarda senenin şubat ay’ı  gibi geçmeye başlar…
bizi bir telaş sarar..  gidiyor deriz.. ah zaman gidiyor..

Onu yapamadık, bunu da yapacaktık.. hay Allah şu da vardı…

Çoğu zaman umutla bekleriz…

Zamanın bize getireceklerini… beklerken bizden götürdüklerinin farkına varmayarak…

Bazen;

Yaptıklarımızdan pişman olup zamanı geriye bile almak isteriz..
Keşke deriz… keşke zamanı geri alsak…

Ama şapkadan tavşan çıkarma numarası bitmiş, şapkada tavşan kalmamıştır maalesef…
Çoktan akıp gitmiş, o bölüm bitmiştir işte…

Ne erken.. ne geç…

Pişmanlık duymamak için… zamanda geri dönüş yok hepimiz biliyoruz…

ohhooo zamanı geçti dememek için…

Elimizi ayağımıza dolandırmadan… otobüs duraklarında son seferleri bekler gibiyken..

Tam zamanında…

bu zaman denilen şey gelip geçer ya….
İlginçtir, bazen de duruverir…

Sihir bu işte..



M.Erten-20 Eyl 2015, İstanbul

6 Ağustos 2015 Perşembe

Karadeniz Gezi Anılarım 3.Bölüm

Akşam yemeği yedikten sonra rehberimiz sabah beş’te yola çıkacağımızı söylüyor.. dokuz’da zirvede olmayı planlıyor.. Artık rehberimiz daha az konuşuyor.. sorulara daha kaçamak yanıtlar veriyor.. Lanetleme geçidinin bizi ne kadar yoracağından filan bahsetmiyor tabi..

Grup arkadaşlarımın içinde, geziye katılmadan önce gideceğimiz yerlerin haritasını çıkarmış, profesyonel, bilgili, yürüdüğümüz ve yürüyeceğimiz yerlerin bilincinde olan arkadaşımız Kaçkarların güneyinde olduğumuzu, buradan hareketle zirveye çıkarak  kuzeyinden Kavrun yaylasına ineceğimizi söylüyor.. elindeki haritalarla merak edenlere bilgi veriyor, ufak ufak aldığı notları benimle paylaşmak nezaketinde bulunuyor..

Hasta olan sevgili dostum kendisi gelmek için ısrar ettiği halde rehberimiz şartları daha kötüleştireceği için gelmesinin sakıncalı olduğunu söylüyor ve o da şartları kötüleştirmemek için, gönlü ve kalbi bizimle kala kala kabul ediyor.. tırmanışa katılamadığı için kendisinin tüm yürüyüş teçhizatını akşamdan bana veriyor.. Bacak kollukları, baton, eşarp, dağ yağmurluğu.. bütün teçhizatlarım hazır.. şanslıyım galiba..

Sabah saat dörtte uyanıyoruz.. aynaya bir bakıyorum dudağımda kocaman bir uçuk..

Vazgeçip hasta olan arkadaşlarımla birlikte arabayla Ayder’e mi gitsem acaba? Israr yok çünkü.. isteyen gelir, istemeyen gelmez.. Ne yapsam?

Yiğitliğim aklıma geliyor…

Sıkı sıkı giyiniyorum.. kollarımızı ve açık olan ensemizi örtüyoruz.. çünkü son derece tehlikeli güneş yanıkları olabiliyormuş..

Az yiyin… az yiyoruz..

Zaten sabahın dört bucuğunda canın da pek bir şey çekmiyor..

Yürüyüşe katılmayacak olan arkadaşlar bir arabayla beş buçuk saat sürecek Rize’ye bağlı Ayder yaylası’na inecek..

Onlar arabayla yolu uzatarak gidecek, biz ise kısa yoldan.. yürüye yürüye.. ine çıka.. sürüne sürüne..

Düşünmemeye çalışıyorum…

Ve tam beşte yola çıkıyoruz…

Rehberimiz önde.. biz arkada…

Sıra halinde…

Sırtımızda çantalar.. ayağımızda botlar… elimizde batonlar…

Yürüyoruz.. başlıyoruz yamaçlardan tırmanmaya..

Bir iki saat sonra yanımızdan eşya yüklü katırla bir yerli geçiyor.. kampçıların eşyalarını taşıyor katırlar.. o da katırının yanında.. keçi gibi dağ yollarını tırmanıyor.. ayağında bot bile yok.. yanımızdan seke seke geçiyor ve gözden kayboluyor.. Rehberimiz bize dönüyor bu köylü bizden yarım saat sonra çıktı yola diyor sadece.. Utanın mı demek istedi diye düşünüyorum.. öyle diyorsa öyledir.. kendimden utanıyorum..

Lanetleme geçidinden geçiyoruz.. Adına yakışır bir yer.. sırf kaya.. tabanlarımın altı acıyor.. Kaya ve taş… kaya ve taş… karların üzerinde yürüyoruz…

Devamlı tırmanıyoruz… tabanlarım acıyor..

Artık kafamı kaldırıp bakmıyorum çünkü baktıkça moralim bozuluyor… Ulu ulu dağlar dört bir yanımda.. nerden nasıl çıkacağız.. ne yapacağız.. her yer kaya.. bu çıkış bitmez..

Başım önümde belli bir tempoda tırmanıyoruz…

Ara ara saate bakıyorum.. rehberimiz demişti dokuz gibi zirvede oluruz.. yok canım bize bilgi olarak değil.. öylesine konuşurken duymuştum.. saat sekiz buçuk.. üç buçuk saattir yürüyoruz..

Yarım saatimiz kaldı… ha gayret..

Sanki herkes çok rahat çıkıyor da bir tek ben zorlanıyormuşum gibi geliyor.. kimse de çıt yok..

Ara ara fotoğraflarımızı çekiyor arkadaşlar….

Ve rehberimizin söylediği gibi saat 09.05 zirve…3150 metre..

Dinlenin diyor… ter içindeyiz… Arkadaşlarım sevinç nidaları atıyorlar..

Zirveye taşlarla çevrili çukur bir yer yapmışlar.. gelen ziyaretçiler burada oturuyorlar… Rüzgar esip savuruyor.. İnanamıyorum…

Bilincine varamıyorum… Arkadaşlarım makinalarını çıkarmış fotoğrafla bunu belgeliyorlar..

Neredeyim… ne yapıyorum.. Nasıl yani?

Etrafıma bakıyorum.. dağlar alabildiğine.. uçsuz bucaksız.. kudret.. uçsuz bucaksız yalnızlık… uçsuz bucaksız.. heybet…

Göğün mavisi dağlara yansımış.. Dağların görkemi gökyüzüne resim gibi çizilmiş..

İçlerinde beni kendilerine çeken bir mıknatıs mı var acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum..

Büyülenmek böyle bir şeymiş diyorum..

Üşümeye başlıyorum.. vücut ısısı aniden düşebilirmiş.. sonuçları ölümcül olabilirmiş..

Rehberimiz daha fazla ısı kaybı yaşamayalım diye hadi bakalım düşün yola diyor..

On dakikalık bir zirve için o kadar eziyetli tırmanış..ve aklına geldiğinde hayatın boyunca duyacağın o müthiş haz..

İniş başlıyor..

Hala taş ve kayalarda yürüyoruz.. bir saatlik bir yürüyüş sonrası önümüze tekrar bir doğa harikası çıkıyor.. buzul gölleri..

Rehberimiz dinlenin diyor.. İsteyenler göle girebilir..

O kadar yorgunum ki.. değil yüzmek, gidip mayomu giyecek halim yok.. atıyorum kendimi otlara.. arkadaşlarım bir daha böyle bir fırsat ele geçmez diyorlar ve mayolarını giymeye gidiyorlar..

Botlarımı çıkarmak ve ayaklarımı suya sokup dinlendirmek istiyorum.. Ayağımı suya sokmamla çekmem bir oluyor.. ayağınızı beş saniye suda tutamıyorsunuz.. öyle soğuk ki..

Hemen suya girmekten vazgeçiyorum..

Arkadaşlarımı tebrik ediyorum.. hepsi birkaç saniye de olsa gölün suyuna girip çıkıyorlar..

Ben o suya girmedim.. ama pişmanım..

30 dakikalık bir moladan sonra hadi bakalım diyor rehberimiz..

Hadi bakalım…

İnişteyiz… yürüyoruz..

Artık varamayacağız herhalde diye düşündüğüm sıralarda Kavrun yaylasının evlerini uzaktan görüyorum… Yakın gibiler.. sonunda geldik.. sevinçten havaya zıplamak üzereyim..

Elbette tepeden kuşbakışı baktığımı unutuyorum..

Sanırım iki-üç saat daha yürüyoruz o gördüğüm ve yakın sandığım evlere varabilmek için..

Neyse..

Varıyoruz yani.. sonunda Kavrun yaylasına iniyoruz…

Yaylaya inmeden Rehberimiz bizi etrafına topluyor ve hepimizi teker teker tebrik edip kutluyor...

Yüzündeki mutluluk ifadesi görülmeye değer..

Biz de sınıfı geçmiş öğrenciler gibi gururluyuz..

Rize ili, Çamlıhemşin beldesine bağlı Fırtına vadisindeki Kavrun yaylasında karnımızı doyuruyoruz.. Artık disiplin de sona eriyor..

Rehberimiz Yeşil yol’un bu vadiden geçeceğini söylüyor.. Yeşil yol dedikleri yayla otobanı..

Hatta daha iyi bilginiz olsun diye size araştırdım ve aynen amacı şu..

Yeşil yol Samsun’dan başlayarak Ordu, Giresun, Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize ve Artvin’in yaylaları ve turizm merkezlerini yüksek rakımdan birbirine bağlayan yaklaşık 2.600 km. uzunluğunda turizm yolu olarak planlanmış.. 7 metre genişliğinde gidiş geliş olarak planlanan yolun zemini taş parke döşemeli olacakmış.. Bu yolla birlikte 40 noktada oteller, restoranlar ve kayak tesislerinden oluşan turizm merkezleri oluşturulacakmış.. İki yıldır süren bu projenin 2018’de bitirilmesi planlanıyormuş..


Bu güzel yayladan otoban geçirecekler.. Ki yine rehberimizin söylemiyle daha önce geldiğinden daha farklı bir Kavrun yaylası ile karşılaşmış.. yapılaşmalar fazlalaşmış.. çirkin betonlar.. yaylalıktan çıkmış da sanki yazlık tarzında kullanılmaya başlanmış..

Avrupalı, Asyalı milletler varolan yeşillikleri bozmamak için uzun uzun beton ayaklar üzerine otobanlarını yapıyorlar.. bir ağaç dikmek için veya yeşile dokunmak için emek harcamamış, sevgisiz, saygısız kişilerin masa başından doğa katliamına imza atmalarına ben de bir vatandaş olarak karşı çıkıyorum.. Yayla halkı bu otobana şiddetle karşı.. Medyada haykırarak istemediklerini söylemişler.. Çek elini yaylamdan demişler.. Aşağılarda yer kalmadı sıra buraya geldi diye bağırmışlar.. Bir ülke, içinde yaşadığı halkıyla var oluyorsa neden  o ülkeyi var edenlerin söyledikleri göz ardı ediliyor.. Bu laf söz dinlemez rant peşinde koşan vatan hainlerinden, bu vurdum duymazlardan doğa katillerinden nasıl kurtulacağız diye hayıflanıyorum.. içim burkuluyor yine..

Minübüs geliyor ve Rehberimiz Ayder yaylasına ineceğimizi söylüyor.. Bizimle yürüyüşe katılamayan arkadaşlarımız bizi orada bekliyor..

Ayder yaylası.. ben ilk kez geliyorum.. Ama yakın zamanda gelen arkadaşlarımız var grup içinde.. çok değişmiş olduğunu söylüyorlar.. her yer pansiyon.. her yer yabancı turist.. kalabalık.. yoğunluk.. daha önce gördüğüm yaylalara hiç benzemiyor. Daha çok turistik bir ilçeye benziyor.. pek anlatılacak bir şeyi kalmamış yani..

Kaldığımız pansiyonun sahibi olan bayanla biraz sohbet ediyoruz.. Biz evet para kazanıyoruz ama hiç memnun değiliz diyor.. alt yapıları yokmuş.. vadiden akan suyu kirletiyorlar atıklarıyla.. biz yol istemedik diyor.. annelerimiz babalarımız katırlarla gelirlermiş.. biz de öyle gelirdik ne var ki diyor.. yol yapıldı.. yaylamızın tadı kaçtı diye hayıflanıyor.. arap turistlerin buralardan yer almak için yerlileri büyük meblağlarla kandırmak istediğini söylüyor.. ama ekliyor.. ne verirlerse versinler, yabancılara kimse yer vermiyor.. sokmayız onları buraya.. Karadeniz insanlarını zaten severdim.. daha da çok seviyorum şimdi.. samimi.. mert.. güvenilir insanlar.. ne istediklerini çok iyi biliyorlar.. emanete hıyanet asla etmiyorlar..

Dönme vakti..

Ertesi gün Fırtına deresinin yanından Ardeşen’e iniyoruz. İstikamet Trabzon hava limanı.. Ardeşen’de son yemeğimizi yiyoruz bir de küçük tur atıp Rehberimizle vedalaşıyoruz..

Hava limanında grup arkadaşlarımla da alelacele vedalaşıyorum.. yoksa uçağı kaçıracağım..

Onlar başka bir şehire gidiyorlar ben başka bir şehire..

Gezimin anılarını anlatırken dikkat ettiyseniz hiçbir arkadaşımın ismini zikretmedim.. belki birinden fazla, birinden az, hatta hiç bahsi geçmeyen arkadaşlarım olabilirdi.. kimseyi kırmak istemem.. hepsini çok sevdim..onlarla tanıştığım için de çok mutluyum.. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum..

Ayrıca benim bu geziye katılmama vesile olan sevgili dostuma,
Gezi anılarımı yazmama yardımcı olan notlarını, hiç düşünmeden bana veren grup arkadaşıma,  

ve yazımın baş kahramanı olan Rehber hocam’a çok teşekkür ederim.. Sizlerle beraber olmak büyük zevkti..

Bu anıları niye yazdığıma gelince..

Mevlana’nın bir sözüyle bu soruya yanıt vermek istiyorum..

Susamak ile susmak çok benzer..
Birinde dilin, diğerinde yüreğin kurur..

M.Erten-Ağustos 2015, İstanbul


Karadeniz Gezi Anılarım 2.bölüm

Yine yollardayız.. yayla yolunu sallana sallana içimiz dışımızda kazasız belasız indikten sonra çok şükür medeni bir yoldayız.. İstikamet, Yusufeli’ne.. Deriner barajının yanından gidiyoruz.. Çoruh nehri’nin suları bu baraja toplanıyor ve Gürcistan ile ortaklaşa kullanıyormuşuz. Barajın sularının 3 te biri Gürcistan’ın topraklarını suluyormuş… Rehberimiz baraj yapılmadan önce de buralara geliyormuş… bu baraj yüzünden pek çok yerleşim yerinin ve eski Artvin yollarının suyun altında kaldığını söylüyor.. Biz geniş ve duble son derece modern bir yolda giderken..  insanların yaşadığı ve alıştığı, geçmişinin izlerini taşıdığı, ekip biçtiği alanları barajın altına gömmüşler.. sesinde hüzün var.. Barajın yapımı hala devam ediyor.. Yusufeli’ne doğru ilerliyor…

Yamaçta  Artvin’i görüyoruz… Biraz hayal kırıklığı içindeyim.. Artvin’i böyle düşünmemiştim hiç… Daha yeşil, daha doğaya uygun evler, çarpıklaşmamış yapılar, şehir ama doğa dokusunu bozmamış imajını yaratan bir Artvin beklemiştim.. heyecanım sönüyor..

Yusufeli’ne doğru dönüyoruz.. rehber hocamız nostalji dolu ve hüzünlü bir iç çekişle işte eski yol bu idi diyor.. daracık tek gidiş geliş’li bir yol… biraz önceki geldiğimiz geniş ve modern yolu düşünüyorum..  bir de bu doğasını olduğu gibi koruyan daracık tek gidiş geliş yola bakıyorum… kafam karışıyor…

Çok güzel bir yere konuşlanmış ama çirkin bir yapılaşma içinde ki Yusufelin’deyiz.. Barhal çayı ile Çoruh nehrinin birleştiği bir vadiye kurulmuş.. Yaylalardaki çok güzel, ağaçtan yapılmış ve birbirinden uzak evlerden sonra bir an bu yapılar sanki beni boğuverdi.. İlçe’nin tam ortasından nehir köpüre köpüre akıyor.. spor severler buraya akın akın rafting yapmaya geliyorlarmış.. Cağ kebaplarımızı yiyoruz... Asma köprü’de çaylarımızı içiyoruz.. Ve tekrar minibüse dönüyoruz.. İlçe’den çıkarken orada yaşayan insanlara bakıyorum.. hepsi tepkisiz.. hepsi uyuşturulmuş bir hava içinde.. sanki şimdiden yok olmuşlar, hayaletlere dönüşmüşler.. Mezarlıklarının yanından geçiyoruz.. Rehberimize şimdi bunların hepsi baraj suyunun altında mı kalacak diyorum.. evet diyor.. Peki ölmüş anneleri babaları ataları.. anıları.. kökleri.. ektikleri biçtikleri bahçeleri… geçmişleri de mi suyun altında kalacak.. Maalesef diyor… Geçmişine sahip çıkmayan insanların gelecekleri olur mu ki diye düşünüyorum.. Muhtemelen Yusufeli’ni bir daha hiç göremeyeceğiz.. hem özümüze hem doğamıza en büyük zararı verdiğimiz için o an insan olmaktan utanıyorum..

Barhal’a ulaşıyoruz.. Artvin ili, Yusufeli İlçesi, Altıparmak Köyü’ndeki Barhal çayının yamacındaki pansiyonumuza yerleşiyoruz… Barh, gürcü dilinde verimli ekilebilen toprak anlamına geliyormuş… ama tarımla uğraşanı pek göremiyorum.. zaten genç nesil ortalarda yok.. sanırım hepsi büyük şehirlerde.. turizmi keşfeden bir ilçe.. Doğa’nın güzelliğini burada size kelimelerle anlatmamın imkanı yok… gidip görmeniz gerek.. Kaldığımız pansiyonun yanında arı kovanları var.. bal üretiyorlar.. sakin, huzurlu, oksijeni bol, akan barhal çayının melodik şırıltısı, yeşil ağaçlardan başka bir manzaranın olmadığı bir pansiyondayız.. Rehberimize ve beni buraya getirdiği için dostuma minnet duyuyorum..


Fotoğraf çekmek isteyenler gruptan ayrılıyorlar.. biz de altı bayan köyün içini gezmek için çıkıyoruz.. şirin, dokusuna fazla el uzatılmamış bir köyün içindeyiz.. toprak fakat ağaçlar içindeki dar yoldan yürüyerek gidiyoruz.. çay kenarındaki ağaçlardan yapılmış masalarda kahvemizi içiyoruz… bakkala, kahveye evlerinin balkonlarındaki köyün sahiplerine selam veriyoruz.. onlar da selamlarımızı içtenlik ve sevecenlikle karşılıyorlar..

Pansiyonumuzun yanında tarihi bir kilise olduğunu öğreniyoruz.. Kilisenin inşası Bagrat Kralı tarafından (958-994) yapılmış. Bin yılı aşmış olan bu gürcü kilisesinin fotoğraflarını çekmek için hafif bir rampadan tırmanmamız gerek.. biz yavaş yavaş of pof çekerek tırmanırken, sol tarafımızdaki daha dik bir  yokuş olan uzun mesafeli merdivenlerden bir Karadeniz kadının sırtında büyük mutfak tüpüyle seke seke çıkışını şaşkınlıkla izliyoruz.. kendimden utanıyorum.. hemen of pof demeyi kesiyorum..

Kilise’ye vardığımızda kapılarının kilitli olduğunu öğreniyoruz.. biz de dışarıdan fotoğraflarını çekiyoruz.. ve hakkında bilgi alıyoruz. Bu gürcü Kilisesi 17.yy ortalarından sonra cami’ye çevrilmiş.. Şu an cami olarak kullanılıyormuş.. Ama kapıları kilitli bir cami..dıştan görünüşü ile pencerelerine güvercinler yuva yapmış.. çatısında otlar bitmiş.. camları kırık…


Neyse ki anahtar bizim kaldığımız pansiyon sahibinin oğlunda imiş. Rehberimiz bizi gezdirmesi için rica ediyor.. Kilise hakkında pek çok bilgisi olan oğlu ile tekrar kiliseye dönüyoruz.. kilisenin yan tarafındaki binanın yapısına hiç uygun olmayan bir kapıya kilidi sokuyor ve açıyor… kültürel varlıklarımıza hiçbir zaman sahip çıkmadığımızı biliyorum ama bu kadarını da beklemiyorum doğrusu… içeride muhteşem bir his yaratan doku var.. ama yerlerde eski püskü halılar, rutubet kokusu.. bir harabe içine girmiş gibi hissediyorum.. artık herkesin yeni camiye gittiğini ve burayı pek kimsenin kullanmadığını söylüyor.. hiçbir bakım olmadığı halde bin yıldır ayakta duran bu yapının çatısının aktarılmadığı için sütunun birinin su aldığını söylüyor…. Rutubet kokusunun bundan geldiğini söylüyor.. asıl yer tabanından daha yükseltilmiş tahtalarla kaplı yerlerin üstüne atılmış halılar.. üstü sıvanmış resimler.. tuğlalarla örülmüş kilisenin diğer odalarının kapıları.. içler acısı.. bakılmıyor ama ben her şeye rağmen tüm heybetimle ayakta duracağım diyen bir kilise.. İbadet edilen ana bölüme koridorlarla bağlı başka odalarda varmış… ama zamanla yıkılıp dökülen koridor ve odaların taşları ile orada yaşayanlar kilisenin yanına acuze şeklinde başka bir bina yapmış..

Kilisenin dış cephesinde binayı yapanın imzası vardı.. gürcü dilinde küçücük bir imza atmış… “ben bu yapıyı ibadet etsinler diye yapıyorum” ..

Böyle zengin bir sofra olabilir mi? O gece Barhal pansiyonunda harika yemekler yedik.. bizzat pansiyon sahibimizin (erkek) yaptığı yemekler hem çok leziz, hem yöresel, hem de çok boldu… patlayıncaya kadar yedik..

Her zamanki gibi erkenden kalktık..yine minibüse binerek yine Yusufeli’ne bağlı Yaylalar köyüne doğru hareket ettik… Köye varmadan rehberimiz yürümek isteyenlerin arabadan inerek yürüyebileceğini söyledi.. (kimseyi zorla yürütmüyor)  rahatsız olan iki arkadaşımız dışında hepimiz yürümek için arabadan indik.. yürüyerek vardığımız Yaylalar köyü ufak bir yerleşim yeri.. ve Kaçkar’lara çıkışın geçiş noktası olduğu için dağcıların uğrak yeri onun için de yayladan çok biraz turistik olmuş.. bu köy 1900 m yükseklikte..

Bizim hedef ise 3-5 km uzaklıkta Olgunlar köyü.. kalacağımız pansiyon orada.. yüksekliği ise 2100 m.

Rehberimiz, kalkın diyor.. kalkıyoruz…

Yürüyün diyor biz yürüyoruz…

Su için diyor.. su içiyoruz..

Dinlenin diyor.. dinleniyoruz

Az yiyin diyor.. az yiyoruz..

Hadi uyuma zamanı diyor uyuyoruz..

Asker kampında gibiyiz yani.. disiplin on numara beş yıldız..  bir anaforun içindeyim.. girdapta yuvarlanıyorum sanki.. ama içimde tatlı bir hoşluk… sarhoşlukla ayıklık arası bir şey..

Karçal dağları’nın zirvesi 2700 m.ye nasıl çıktığımızı bildiğim için pek de öyle fikirsiz değilim artık.. lay lay lom’lar geride kaldı.. Kaçkarlar yürüyüşünün daha ağır olduğunu söyleyip duruyorlar.. Bu gezinin fotoğraf çekiminin çok daha üstünde olduğunu biliyorum artık..

3150 metreye tırmanacağız.. Kaçkarlar’ın ikinci büyük zirvesi.. birinci zirvesi ise 3950 metre..

Rehberimiz devamlı kendimizde herhangi bir değişiklik hissettiğimizde söylememizi istiyor… Zirvenin mide bulantısı, hafıza yanılgısı, konuşmalarda güçlük, yürümekte zorluk, nefeste güçlük yaratabileceğini söylüyor..

Allahım ben ne yapıyorum yaaa…. Gözüm korkuyor.. Kaçkarların zirvesi rüyalarıma giriyor.. arkadaşlarım ve rehberimiz anlattıkça, karabasanlar basıyor beni… ama belli etmiyorum.. Yiğidim yani..

Sizi bu gün yormayacağım biraz kaslarınız dinlensin diyen rehberimiz kısa bir yürüyüş yapacağımızı söyledi… 2100 metredeyiz..

Kısa yürüyüşümüz 2375 mt. Nastaf yaylasının biraz ilerisine kadar sürdü..

Nastaf’da,  değişik yayla evleri gördüm.. evler taşların üst üste konması ile yapılmış.. tam bilmiyorum ama 20-25 adet böyle taş ev var yaylada.. ama artık oturan yok.. terk etmişler.. buraya ne gelen varmış.. ne de giden.. tam ortasında bir çeşme var.. birkaç km. ötesinde  ise Dilber düzü yaylası varmış..

Oğlum geziye çıkarken ‘anne herhalde en çok su’ya para verirsin’ demişti.. Dağ taş su.. on adımda bir muhakkak dağlardan gelen suya rastlıyor ve su kupalarını dolduruyoruz.. Rehberimiz beş tane taşa değen su temizdir diyor.. İçebilirsiniz dediğinde.. biz de söz dinliyor o suyu içiyoruz.. hayatımda içtiğim en güzel tatta suları oralarda içtim desem yalan olmaz..

Döndüğümüzde çok yorgunuz.. açız.. Rehberimizin bildiği bir yerde menemen yaptırıyoruz.. yanında ayranlar.. açım yorgunum.. menemen bir lezzetli geliyor anlatamam..

 Bu geziye vesile olan dostumun hastalığı şimdiye kadar idare ediyor ama bu gün vücudu iflas ediyor ve ateş, ishal ve titreme ile hastalığı nüksediyor.. Gruptan bir arkadaşımızda da aynı belirtiler var o iki gündür yürüyüşlere katılmıyor zaten.. bir arkadaşımız da tırmanış yapmak istemiyor.. yani üç firemiz var..

Kaldık mı on bir kişi…