6 Ağustos 2015 Perşembe

Karadeniz Gezi Anılarım 2.bölüm

Yine yollardayız.. yayla yolunu sallana sallana içimiz dışımızda kazasız belasız indikten sonra çok şükür medeni bir yoldayız.. İstikamet, Yusufeli’ne.. Deriner barajının yanından gidiyoruz.. Çoruh nehri’nin suları bu baraja toplanıyor ve Gürcistan ile ortaklaşa kullanıyormuşuz. Barajın sularının 3 te biri Gürcistan’ın topraklarını suluyormuş… Rehberimiz baraj yapılmadan önce de buralara geliyormuş… bu baraj yüzünden pek çok yerleşim yerinin ve eski Artvin yollarının suyun altında kaldığını söylüyor.. Biz geniş ve duble son derece modern bir yolda giderken..  insanların yaşadığı ve alıştığı, geçmişinin izlerini taşıdığı, ekip biçtiği alanları barajın altına gömmüşler.. sesinde hüzün var.. Barajın yapımı hala devam ediyor.. Yusufeli’ne doğru ilerliyor…

Yamaçta  Artvin’i görüyoruz… Biraz hayal kırıklığı içindeyim.. Artvin’i böyle düşünmemiştim hiç… Daha yeşil, daha doğaya uygun evler, çarpıklaşmamış yapılar, şehir ama doğa dokusunu bozmamış imajını yaratan bir Artvin beklemiştim.. heyecanım sönüyor..

Yusufeli’ne doğru dönüyoruz.. rehber hocamız nostalji dolu ve hüzünlü bir iç çekişle işte eski yol bu idi diyor.. daracık tek gidiş geliş’li bir yol… biraz önceki geldiğimiz geniş ve modern yolu düşünüyorum..  bir de bu doğasını olduğu gibi koruyan daracık tek gidiş geliş yola bakıyorum… kafam karışıyor…

Çok güzel bir yere konuşlanmış ama çirkin bir yapılaşma içinde ki Yusufelin’deyiz.. Barhal çayı ile Çoruh nehrinin birleştiği bir vadiye kurulmuş.. Yaylalardaki çok güzel, ağaçtan yapılmış ve birbirinden uzak evlerden sonra bir an bu yapılar sanki beni boğuverdi.. İlçe’nin tam ortasından nehir köpüre köpüre akıyor.. spor severler buraya akın akın rafting yapmaya geliyorlarmış.. Cağ kebaplarımızı yiyoruz... Asma köprü’de çaylarımızı içiyoruz.. Ve tekrar minibüse dönüyoruz.. İlçe’den çıkarken orada yaşayan insanlara bakıyorum.. hepsi tepkisiz.. hepsi uyuşturulmuş bir hava içinde.. sanki şimdiden yok olmuşlar, hayaletlere dönüşmüşler.. Mezarlıklarının yanından geçiyoruz.. Rehberimize şimdi bunların hepsi baraj suyunun altında mı kalacak diyorum.. evet diyor.. Peki ölmüş anneleri babaları ataları.. anıları.. kökleri.. ektikleri biçtikleri bahçeleri… geçmişleri de mi suyun altında kalacak.. Maalesef diyor… Geçmişine sahip çıkmayan insanların gelecekleri olur mu ki diye düşünüyorum.. Muhtemelen Yusufeli’ni bir daha hiç göremeyeceğiz.. hem özümüze hem doğamıza en büyük zararı verdiğimiz için o an insan olmaktan utanıyorum..

Barhal’a ulaşıyoruz.. Artvin ili, Yusufeli İlçesi, Altıparmak Köyü’ndeki Barhal çayının yamacındaki pansiyonumuza yerleşiyoruz… Barh, gürcü dilinde verimli ekilebilen toprak anlamına geliyormuş… ama tarımla uğraşanı pek göremiyorum.. zaten genç nesil ortalarda yok.. sanırım hepsi büyük şehirlerde.. turizmi keşfeden bir ilçe.. Doğa’nın güzelliğini burada size kelimelerle anlatmamın imkanı yok… gidip görmeniz gerek.. Kaldığımız pansiyonun yanında arı kovanları var.. bal üretiyorlar.. sakin, huzurlu, oksijeni bol, akan barhal çayının melodik şırıltısı, yeşil ağaçlardan başka bir manzaranın olmadığı bir pansiyondayız.. Rehberimize ve beni buraya getirdiği için dostuma minnet duyuyorum..


Fotoğraf çekmek isteyenler gruptan ayrılıyorlar.. biz de altı bayan köyün içini gezmek için çıkıyoruz.. şirin, dokusuna fazla el uzatılmamış bir köyün içindeyiz.. toprak fakat ağaçlar içindeki dar yoldan yürüyerek gidiyoruz.. çay kenarındaki ağaçlardan yapılmış masalarda kahvemizi içiyoruz… bakkala, kahveye evlerinin balkonlarındaki köyün sahiplerine selam veriyoruz.. onlar da selamlarımızı içtenlik ve sevecenlikle karşılıyorlar..

Pansiyonumuzun yanında tarihi bir kilise olduğunu öğreniyoruz.. Kilisenin inşası Bagrat Kralı tarafından (958-994) yapılmış. Bin yılı aşmış olan bu gürcü kilisesinin fotoğraflarını çekmek için hafif bir rampadan tırmanmamız gerek.. biz yavaş yavaş of pof çekerek tırmanırken, sol tarafımızdaki daha dik bir  yokuş olan uzun mesafeli merdivenlerden bir Karadeniz kadının sırtında büyük mutfak tüpüyle seke seke çıkışını şaşkınlıkla izliyoruz.. kendimden utanıyorum.. hemen of pof demeyi kesiyorum..

Kilise’ye vardığımızda kapılarının kilitli olduğunu öğreniyoruz.. biz de dışarıdan fotoğraflarını çekiyoruz.. ve hakkında bilgi alıyoruz. Bu gürcü Kilisesi 17.yy ortalarından sonra cami’ye çevrilmiş.. Şu an cami olarak kullanılıyormuş.. Ama kapıları kilitli bir cami..dıştan görünüşü ile pencerelerine güvercinler yuva yapmış.. çatısında otlar bitmiş.. camları kırık…


Neyse ki anahtar bizim kaldığımız pansiyon sahibinin oğlunda imiş. Rehberimiz bizi gezdirmesi için rica ediyor.. Kilise hakkında pek çok bilgisi olan oğlu ile tekrar kiliseye dönüyoruz.. kilisenin yan tarafındaki binanın yapısına hiç uygun olmayan bir kapıya kilidi sokuyor ve açıyor… kültürel varlıklarımıza hiçbir zaman sahip çıkmadığımızı biliyorum ama bu kadarını da beklemiyorum doğrusu… içeride muhteşem bir his yaratan doku var.. ama yerlerde eski püskü halılar, rutubet kokusu.. bir harabe içine girmiş gibi hissediyorum.. artık herkesin yeni camiye gittiğini ve burayı pek kimsenin kullanmadığını söylüyor.. hiçbir bakım olmadığı halde bin yıldır ayakta duran bu yapının çatısının aktarılmadığı için sütunun birinin su aldığını söylüyor…. Rutubet kokusunun bundan geldiğini söylüyor.. asıl yer tabanından daha yükseltilmiş tahtalarla kaplı yerlerin üstüne atılmış halılar.. üstü sıvanmış resimler.. tuğlalarla örülmüş kilisenin diğer odalarının kapıları.. içler acısı.. bakılmıyor ama ben her şeye rağmen tüm heybetimle ayakta duracağım diyen bir kilise.. İbadet edilen ana bölüme koridorlarla bağlı başka odalarda varmış… ama zamanla yıkılıp dökülen koridor ve odaların taşları ile orada yaşayanlar kilisenin yanına acuze şeklinde başka bir bina yapmış..

Kilisenin dış cephesinde binayı yapanın imzası vardı.. gürcü dilinde küçücük bir imza atmış… “ben bu yapıyı ibadet etsinler diye yapıyorum” ..

Böyle zengin bir sofra olabilir mi? O gece Barhal pansiyonunda harika yemekler yedik.. bizzat pansiyon sahibimizin (erkek) yaptığı yemekler hem çok leziz, hem yöresel, hem de çok boldu… patlayıncaya kadar yedik..

Her zamanki gibi erkenden kalktık..yine minibüse binerek yine Yusufeli’ne bağlı Yaylalar köyüne doğru hareket ettik… Köye varmadan rehberimiz yürümek isteyenlerin arabadan inerek yürüyebileceğini söyledi.. (kimseyi zorla yürütmüyor)  rahatsız olan iki arkadaşımız dışında hepimiz yürümek için arabadan indik.. yürüyerek vardığımız Yaylalar köyü ufak bir yerleşim yeri.. ve Kaçkar’lara çıkışın geçiş noktası olduğu için dağcıların uğrak yeri onun için de yayladan çok biraz turistik olmuş.. bu köy 1900 m yükseklikte..

Bizim hedef ise 3-5 km uzaklıkta Olgunlar köyü.. kalacağımız pansiyon orada.. yüksekliği ise 2100 m.

Rehberimiz, kalkın diyor.. kalkıyoruz…

Yürüyün diyor biz yürüyoruz…

Su için diyor.. su içiyoruz..

Dinlenin diyor.. dinleniyoruz

Az yiyin diyor.. az yiyoruz..

Hadi uyuma zamanı diyor uyuyoruz..

Asker kampında gibiyiz yani.. disiplin on numara beş yıldız..  bir anaforun içindeyim.. girdapta yuvarlanıyorum sanki.. ama içimde tatlı bir hoşluk… sarhoşlukla ayıklık arası bir şey..

Karçal dağları’nın zirvesi 2700 m.ye nasıl çıktığımızı bildiğim için pek de öyle fikirsiz değilim artık.. lay lay lom’lar geride kaldı.. Kaçkarlar yürüyüşünün daha ağır olduğunu söyleyip duruyorlar.. Bu gezinin fotoğraf çekiminin çok daha üstünde olduğunu biliyorum artık..

3150 metreye tırmanacağız.. Kaçkarlar’ın ikinci büyük zirvesi.. birinci zirvesi ise 3950 metre..

Rehberimiz devamlı kendimizde herhangi bir değişiklik hissettiğimizde söylememizi istiyor… Zirvenin mide bulantısı, hafıza yanılgısı, konuşmalarda güçlük, yürümekte zorluk, nefeste güçlük yaratabileceğini söylüyor..

Allahım ben ne yapıyorum yaaa…. Gözüm korkuyor.. Kaçkarların zirvesi rüyalarıma giriyor.. arkadaşlarım ve rehberimiz anlattıkça, karabasanlar basıyor beni… ama belli etmiyorum.. Yiğidim yani..

Sizi bu gün yormayacağım biraz kaslarınız dinlensin diyen rehberimiz kısa bir yürüyüş yapacağımızı söyledi… 2100 metredeyiz..

Kısa yürüyüşümüz 2375 mt. Nastaf yaylasının biraz ilerisine kadar sürdü..

Nastaf’da,  değişik yayla evleri gördüm.. evler taşların üst üste konması ile yapılmış.. tam bilmiyorum ama 20-25 adet böyle taş ev var yaylada.. ama artık oturan yok.. terk etmişler.. buraya ne gelen varmış.. ne de giden.. tam ortasında bir çeşme var.. birkaç km. ötesinde  ise Dilber düzü yaylası varmış..

Oğlum geziye çıkarken ‘anne herhalde en çok su’ya para verirsin’ demişti.. Dağ taş su.. on adımda bir muhakkak dağlardan gelen suya rastlıyor ve su kupalarını dolduruyoruz.. Rehberimiz beş tane taşa değen su temizdir diyor.. İçebilirsiniz dediğinde.. biz de söz dinliyor o suyu içiyoruz.. hayatımda içtiğim en güzel tatta suları oralarda içtim desem yalan olmaz..

Döndüğümüzde çok yorgunuz.. açız.. Rehberimizin bildiği bir yerde menemen yaptırıyoruz.. yanında ayranlar.. açım yorgunum.. menemen bir lezzetli geliyor anlatamam..

 Bu geziye vesile olan dostumun hastalığı şimdiye kadar idare ediyor ama bu gün vücudu iflas ediyor ve ateş, ishal ve titreme ile hastalığı nüksediyor.. Gruptan bir arkadaşımızda da aynı belirtiler var o iki gündür yürüyüşlere katılmıyor zaten.. bir arkadaşımız da tırmanış yapmak istemiyor.. yani üç firemiz var..

Kaldık mı on bir kişi…


3 yorum:

  1. Çok güzel. Sonunda bölümleri birleştirsen mi acaba?

    Mustafa Orhon

    YanıtlaSil
  2. Sitem de bir bütün halinde yayınladım zaten :)

    YanıtlaSil
  3. Bu güzel yazıya bir katkıda bulunmak isterim barhal turkiyenin muhallebiciler köyüdür meşhur bildiğimiz ne kadar muhallebici varsa bu köyden çıkmıştır barhali gordugum için ben de kendimi hep sansli hissetmisimdir

    YanıtlaSil