Bu yazı bir ceza ödevidir...
Bazen bir piyango vursa diye düşündüğümüz olmuştur değil mi?
Ben piyango'nun sadece maddi olmadığını anladım.. Piyango bazen hiç ummadığınız
zamanlarda tahmin etmediğiniz
şekilde bilinçsiz de vurabiliyor ve siz
sonradan onun ne büyük ikramiye olduğunu ve size neler kazandırdığını dönüp
geriye baktığınızda anlayabiliyorsunuz..
Sıkıldığım ve ruhen karalar bağladığım bir zamanda bana
piyango vurdu...
Ne kadar daraldığımı bilmeyen çok eski, ama eskimeyen
sevdiğim bir dostum bana bizimle gelir misin? dedi..
Hemen atladım elbette gelirim... farkında olmadan piyango biletini
çekmiştim...
Karadeniz turu, Karçal ve Kaçkar dağlarında fotoğraf çekimi
yapılacak... lay lay lom yani... Zaten Doğu karadeniz'i de çok görmek
istiyordum... Yeşil tonları, Karadeniz insanları, bol oksijen.. çiçek, böcek.. düşündüklerim
sadece bunlardı..
Oraları gidip gördüğümde öğrendiklerim çok daha farklıydı..
Şehirlerimiz bile farklı ama ne gam.. ben onlara bir şekilde
katılır ve eşlik ederim diye düşündüm. Altı ay öncesinden grup arkadaşlarımın
almış olduğu tarihlere biletlerimi aldım...
Ne yalan söyleyeyim hiç heyecanım yoktu.. sadece dünyanın en
güzel şehri üzerime üzerime gelip beni boğarken ben ohhh işte senden kaçtım "Ey
şehr-i Istanbul" demek için gün sayıyordum..
Bu gezinin bana neler katacağını hayal bile edemeden....
Gitmeden yeşil yol filan dediler yürüyüş onun adına olsun...
Olsun tabi ki de.. lay lay lom.. nedir, ne değildir tam kavramış değilim....
davulun sesi hoş sadece.. Davul yaklaştığında sesi seni gerçekten rahatsız
ediyormuş...
Ne kadar yaban, ne kadar hoyrat fakat bir o kadar da cömert
bir doğa ile karşılaşacağımı bilmeden cicilerle valizimi doldurdum.. lay lay
lom..
Iğdır gördüğüm ilk doğu şehri.. Hava limanından ayrılıp
şehrin içine doğru ilerlerken devasa büyüklüğü ile efsanelere konu olan dağı
gördüm.. başı gerçekten şiirlere konu olacak gibi dumanlı, kudret ve
yüceliğinden dolayı yapayalnız olmanın
ihtişamı ile karşımda duruyordu.. Şu sıralar adı gibi içime ağrılar
saplayan muhteşem Ağrı dağı... Hayran kaldım.. O dağ benimdi... benim...
senin... onun.. hepimizin..
Çoraktı, sıcaktı... evlerin çatıları kardan etkilenmesin
diye çinko kaplı.. pırıl pırıl parlıyordu.. yemeğimizi yediğimiz restoranın
sahibi misafirperverdi.. güleryüzlüydü..
ama bir şey.. bir şeyler eksikti.. ne peki diye soracak olursanız.. yanıtım
"bilemiyorum" olurdu...
Rehber hocamız Iğdır'da fazla kalamayacağımızı söyledi.. Halbuki
turun içinde Iğdır’da planlanan bir bölüm olduğunu hatırlıyordum.. içime o an
bir sancı saplandı.. Gerçek kara peçesini kaldırıvermişti sanki.. Batı’dan
doğu’ya gelmişiz ama birbirimizi tanıma fırsatı bile verilmiyordu.. kendimi bir an öksüz ve yetim gibi hissettim..
hani evinde kalmak çok istersinde, annen ve baban öldüğü için seni zorla başka
bir yere götürürler…
Bir de dostum orada hastalanmaz mı? Bir üşüme bir titreme..
ateşi yükseldi.. rehberimiz hemen onu hastaneye götürdü.. zaten kimseyi
tanımıyorum.. kendimi iyice kötü hissetmeye başlıyorum.. Gerçi grup
arkadaşlarım o kadar candan, o kadar güler yüzlüler ki.. hepsi birbiri ile çok
ilgili.. ama kendimi yalnız hissediyorum işte elimde değil.. neyse ki dostuma
serum takılmış… kendini biraz toparlamış bir vaziyette geri döndüler..
Böyle bir hissiyat içinde Iğdır'ı üzüntüyle geride
bırakırken davulun sesleri sanki kulağımın dibinde çalıyordu.. kendimi rahatsız
ve güvensiz hissettim..
Kars yolumuzun üzerindeydi.. çatıları parlayan evler,
çevresi çorak kırmızı dağlarla (demir varmış)
bir arada, mahzun boynu bükük
uzaktan bize gözünü kırptı.. sen bir de beni kışın kar yağdığında gel de gör
der gibiydi.. Ama muhakkak gel ve gör..
Muhteşem Aras nehri.. sadece kitaplardan ismini duyduğum
nehir. Ardahan'a doğru ilerlerken fotoğraf çekimi için arabadan inildi..
Tarlasını at arabası ile biçen çiftçi bize güzel fotoğraflar verecekti.. Verdi
de.. Ailece çoluk çocuk oradaydılar.. bize samimiyetle soğuk bir ayran ikramında
bulunmak istediklerini söylediler.. evlerinin uzakta olmasında yakındılar..
arkadaşlarım fotoğraflarını çekerken 4-5 ve 9-10 yaşlarında çocukları ile
tanıştım.. Bana uzaydan gelmişim gibi bakıyorlardı.. isimlerini sormadım bile..
çünkü onlar çocuklarım gibiydi.. isimleri neyi değiştirecekti ki.. hayran
hayran bana bakarken biri benimle
konuşmaya utandı.. uzattığım
elimi açık elektrik kablosu görmüş de
dokununca çarpılacakmış gibi bir ürkeklikle tutan öteki ise, gözlerinde parlayan ışıkla
okuyacağına söz verdi bana.. Ben ona güvendim..Umarım onun da güvendikleri
sözünü tutmasını sağlayabilir...
Ardahan'a doğru minibüsle ilerliyoruz.. akşam olmak üzere..
Gideceğimiz yer dört yanı 3537 metreye yükselen Karçal dağları ile çevrili
Artvin iline bağlı (Ardahan'a daha yakın olmasına rağmen) Doğu kısmının
Ardahan-Artvin sınırlarını teşkil eden Yanlızçam dağlarının içeriğinde bulunan
Sahara Dağlarındaki Şavşat-Laşet
yaylası... Sahara Milli parkına yakın.. Laşet'in kelime anlamı "domuz
ini" imiş.. Hava karardığı için nasıl bir yerdeyiz tam olarak
anlayamıyorum ama havasını ciğerlerime çekiyorum.. sanrım içmeden sarhoş
oluyorum..
1530 metrede'yiz. Rehber hocamız metre hesabı yapıp
duruyor.. Bizi bir aşağılara indirecek, bir yukarılara çıkaracakmış... Hepimizi
3150 mt. yükseklikteki Kaçkar dağları tırmanışına hazırlıyor.. ben hala lay lay
lom.. çiçek, böcek, ay ne güzel, aman da ne güzel vadi filandayım...
Hepimiz yorgunuz... henüz yol arkadaşlarımı pek
tanımıyorum.. grupta 14 kişiyiz.. içlerinde tanıdığım tek kişi sadece eski
dostum.. onlar da beni tanımıyorlar ama gruptakiler birbirleriyle tanışıp daha
önce yol arkadaşlığı yapmış kişiler.. bir tek ben acemi çaylak yani.. Ben de
bulunduğum şehirde doğa gezileri yapan bir kişiyim.. trekking yapmak bana hiç
de yabancı değil.. Bu gezilerde hocaya güvenmek çok önemlidir.. güvenini
kaybettiğin an bu spor seni yürümeye yabancılaştırabilir.. ben de güven kaybı
yaşayınca uzunca bir süre doğa yürüyüşleri yapmamıştım.. Anlayacağınız
performans sıfır.. ama ben kendime güveniyorum tabi.. dostum ise gözü kapalı
güveniyor, güvenmesem gel demezdim
diyor..fakat rehber hocamız biraz müphem yaklaşıyor bana.. ara sıra bize verdiği
öğütlerde yürüyüşlerde ısrar etmemizin gereksiz olduğunu ve isteyenlerin
varacağımız yerlere minibüslerle gidebileceğini söylüyor.. minibüslerle
giderken de görebileceğimiz güzel yerler varmış.. lay lay lommmm...
Akşam yemeğinde ne yersiniz diye soruyor.. Ne var ki
diyorum.. Şu bu filan bir de alabalık var diyor.. Balık yemek istiyorum ama...
alabalık hiç sevmem.. başka balık yok mu? Yok diyor gülümseyerek.. nazlanarak
alabalık söylüyorum.. Şimdi burada yediğim alabalığı methedemeyeceğim.. ama
ertesi gün de alabalık yediğimi söylemek istiyorum.. alabalık sevmiyorsanız
dağlardan gelen suda yetişen alabalık yiyin lütfen..
Çok güzel ahşap bungalov evlerimize yerleşiyoruz.. Ben
yabancı olduğum için tabi.. biraz kendimi sığıntı gibi hissediyorum ilk akşam..
Herkes iki kişilik odalarda kalırken ben iki kişinin yanına bir üçüncü kişi
olarak kaynak oluyorum.. Huzurlarını kaçırdığım arkadaşlarımdan biri Nöroloji
hocası, biri öğretmen.. Beni bağırlarına basıyorlar.. Ne yapsınlar elden gelen bişey
yok.. mecburen.. İki odalı bungalovda çektiğimiz kura sonucu tek oda bana
düşmez mi! Utanarak tek odayı alıyorum ama içim de bir tuhaf oluyor.. Dağdan
gel bağdakini kov misali... Her zaman gülmeyen şansım bana bir gülücük atıyor
işte..
Akşam erkenden uyuyoruz.. yorgunluktan ziyade, sanırım
oksijeninden.. sabah 7 buçuk kahvaltı dendi.. Her zaman saat 11 lere kadar
uyuyan ben sabahın köründe kuş sesleri ile uyandım.. Kuş sesi deyip geçme ama..
melodi dolu cıvıltılar.. hatta uyanırken, beste yapanlar kesinlikle bu
kuşlardan etkilenmişlerdir diye düşünüyorum.. Kapıyı açıp dışarı çıkıyorum..
Şaşkınlık içindeyim.. Farkına varmadan öldüm herhalde cennetteyim diye kendi
kendimle konuşuyorum.. Bir vadinin tepesindeki ağaç bir evin balkonundan uçsuz
bucaksız bir yeşilliğe bakıyorum.. Bir dinginlik.. sadece kuşların melodileri..
hafif bir üşümekle üşümemek arası.. masmavi bir gökyüzü.. bir huzur.. sanki
ruhum bedenimden çıkıyor ve beni rahat bırak lütfen hantal vücudundan çok
sıkıldım diyor...
Kahvaltılarımızı ediyoruz.. merak ettiniz değil mi? Ne yedik
diye.. Yayladayız.. ne yiyebiliriz ki? Yaylada yetişen mis kokulu meyvelerden
reçeller desem gerisini de siz hayal edin artık...
Başladık yürümeye kahvaltıdan sonra... Küçük bir yürüyüş
dedi Rehber hocamız.. Yayla evlerinin arasında fotoğraf çeke çeke, gördüğümüz
herkesle selamlaşarak yürüyoruz.. İnsanlar samimi, meraklı ve ince bir saygı
göstererek bizi karşılıyorlar.. Alışıklar orada yürüyüş yapan doğa severlere..
Küçücük bir bakkal görüyoruz.. ben en son çok küçükken böyle bakkal olduğunu
anımsayabiliyorum.. Sahibi çok yaşlı..
dükkanda ne ararsan bulabilirsin.. yok, yok..
yirmi yıl önce aldığı kumaşları aynı fiyattan satıyor.. kumaşlar üç lira
beş lira.. gözüne inanamıyorsun.. Yaylanın tek bakkalı.. herkes fotoğraflarını
çekiyor.. hiç şaşırmıyor hatta poz veriyor.. Alıştırmışlar.. Yürürken bir ev
sahibi ile merhabalaşıyoruz.. İzmir'de oturuyormuş.. Emekli öğretmenmiş..
Yazları buraya geliyormuş ama evin bakımından şikayet ediyor.. Zor oluyormuş..
Ama yine de inatla gelmeye devam ediyormuş.. Burayı çok seviyorum diyor
gözlerinden de sevgi fışkırıyor bu arada.. O böylesine yaylasından sevgiyle bahsederken muhtar parsel parsel arsa satmak
için rehberimizi sıkıştırıyor.. 500 mt2
lik parselden bahsediyor.. Rehberimiz kızıyor doğayı böyle parsel parsel
katlettiklerinden yakınıyor.. Ve sık sık iki üç yıl önceki halinden daha farklı bulduğunu söyleyip duruyor..
Gerçekten kısa bir yürüyüşten sonra minibüslere biniyoruz ve
Sahara Milli Parkı'nda bulunan Karagöl adındaki bir buzul gölüne gidiyoruz..
Göl doğa harikası.. içinde balıklar kaynıyor.. kocaman kocaman devasa.. kırmızı
süs balıkları bile var.. Tek bir işletme var o da özel.. İşletmeyi fahiş bir
paraya kiralamışlar öyle olunca tabi mutsuz bir işletmeciyle, fahiş fiyatta
içecekler ve yiyeceklerle karşılaşıyoruz... Hemen oradan ayrılıyoruz yine tabi
minibüsle.. Kocabey yaylasına varıyoruz ve rehberimiz buradan yayla evlerini
görerek yürüyeceğimizi söylüyor... Başlıyoruz yürümeye.. hafif rampalar.. hafif
inişler... lay lay lom...
Rehberimiz yürürken beni izliyor hissediyorum.. yanıma
geliyor ve bu ayakkabıdan başka ayakkabın var mı? Hayır yok diyorum.. Niye
olsun ki? ayağımdakiler pahalı markalı bir spor ayakkabısı.. Gerçi gruptakilere
bakıyorum bir tuhaflık var ama.. herkesin ayağında kar botları gibi botlar
var.. Rehber olmaz diyor.. Yav ne olmaz.. Seni bu ayakkabılarla Kaçkar
yürüyüşüne götürmem.. Birden kulaklarımdan ateş çıkıyor sanki... Ama bu yürüyüş
ayakkabısı işte.. Olmaz diyor.. iki
yürüyüşte ayakkabının tabanını orada bırakırsın seninle uğraşamam deyip
kestirip atıyor... Bu arada yürüyoruz.. gerçekten yürürken bileğim ağrımaya
başlıyor.. Ama gıkımı çıkarmıyorum.. Götürmeyecek beni eyvah götürmeyecek... Paniklemeye
başlıyorum.. Nereye götürecek.. nereye gideceğimi de bilmiyorum... fikirsizim yani...
Sadece iniş yaptık bu yürüyüşte.. öyle yoruldum ki..
kulağımda hafif bir inişti diyen vızlama gibi rehberimizin sesi...
fikirsizim... akşam yemeği yedim doğru yatak... saat sekiz belki de sekiz
buçuk... derin uyku rahatlığı...
Ertesi gün erkenden, Artvin Kayalar köyü, Macahel bölgesi
(Gürcü kökenli bir kelime elimizin bilek kısmı (maca) ve el (hel) kelimelerinin
birleşimi ile çukur anlamına geliyor) Lekoban yaylasına doğru bir minibüsle
yola çıktık.. Önce Şavşat ilçesine uğradık.. Rehberimiz bana yürüyebilmem için
uygun bir ayakkabı buldu.. Ayakkabılarımı aldıktan sonra bağrıma basarak yola koyulduk.. Şavşat ilçesinden 25 km kadar sonra saptığımız
yol bizi Lekoban yaylasına çıkaracaktı.. Pardon yol mu dedim yanlışlıkla.. Yol
değil patikaydı.. iki arabanın yan yana geçmesine imkan olmayan keskin
virajlarla dolu toprak, çakıl, çukur dolu bir patika.. Şoförümüz o kadar usta
idi ki.. Son model altı çekerli cip ile ralliye katılan yarışmacı gibiydi..
yanımızda Çoruh’u besleyen güldür güldür akan sular eşliğinde içimiz dışımızda,
yüreğimiz ağzımızda sağ salim yaylamıza vardık sonunda..
Dört bir tarafımız dağlarla çevriliydi.. telefonlar
çekmiyordu.. Pansiyonun sahibi tarafından yapılan iptidai su gücü ile çalışan
jeneratör ancak gece devreye giriyordu.. pansiyonlar yan yana dizili ağaçtan
yapılmış odalar halinde idi.. odalarda altı adetti.. Bir de oturma salonu ve
mutfak olarak kullanılan içinde şömine ve bir kuzine bulunan şirin bir oda daha
vardı..
Eşyalarımızı odalarımıza koyduktan sonra rehber hocamız yine
kısa bir yürüyüş yapacağımızı ve kaldığımız yaylayı tanıyacağımızı söyleyerek
bizi arkasına kattı.. Dört beş saatlik bir dağ gezisinden sonra geri döndük..
sanırım bu yürüyüşten sonra sınavı geçmiş bulunmaktaydım.. Kaçkarlarda onlara
eşlik edip grupta olmaya adaydım.. çayımız kuzinede demlenmişti... yöresel
yemekler yapılmıştı.. ve hepsi de çok lezzetliydi.. Yemekleri yapan pansiyon
sahibinin güler yüzlü gelini idi.. başka bir dilde konuştuklarını duyunca
sordum.. lazca mı konuşuyorsunuz diye.. Hepsi ana dili gibi gürcüce
konuştuklarını söylediler... orada herkesin bu dili bildiğini söylediler..
Pansiyon sahibinin oğlu yemeklerimizi yapan gelinin eşi ile
yaptığım sohbette pansiyonları Gürcistan'dan getirdikleri bir marangoz ile iki
erkek kardeşin birlikte yaptıklarını öğrendim.. Her gün bizim içimizin dışına
çıktığı yüreğimizin ağzına geldiği o yoldan inip Şavşat'a alışveriş'e
gittiğini, zamanı geldiğinde hayvanlarını toplama bir kamyonetin arkasında
yaylaya getirdiğini, okuyamadığını, genç neslin hep göç edip köylerini terk ettiğini
ama gidenlerin hiç mutlu olmadığını söyledi.. Aydınlık ve yakışıklı bir yüzü
vardı.. gencecikti ama.. ya umutsuz bakan gözleri...
Lekoban'da ay başka doğuyordu.. Biz mi ona yaklaşmıştık..
Yoksa ay mı bize bilemedim...
İkinci günümüzde erkenden kalktık yine her zamanki gibi...
Şahane bir yayla kahvaltısından sonra ilk zorlu yürüyüşümüzü yapacağımızı
söyledi hocamız.. Grup arkadaşlarım hazırlanmıştı.. ellerinde batonlar..
ayaklarında yürüyüş botları, başlarında enselerini örten şapkalar.. üzerlerinde
ter atan t-shırtler.. pantolon paçalarında koruyucu kolluklar.. çantalarında
yağmurluklar.. onlar daha önce dağ yürüyüşleri yaptıkları için biliyorlar..
hazırlıklı gelmişler.. Ya ben.. çaylak.. üstte yok başta yok.. incecik bir şapka..
yağmurluk küçücük ve kısacık üstelik daracık.. baton yok.. bacak paçalarıma
kolluk yok.. anlayacağınız Medine’nin fikirsiz fukarası.. Ama Allah’tan yeni
aldığım ayakkabılarım var…
Maden istikametinde yola çıktık. İnce geçitten geçerek, Karçal
dağlarının zirvesi 2700 metrede Naçadırev gölüne yürüdük.. Yüce dağların
arasındaki buzul bir göl bu.. Eskiden kervanların çadır kurduğu yermiş..
Yürürken karlara dokunduk.. Sis inmeye başladığında ise geri dönüşe geçtik.. Manzara
muhteşemdi.. havası şahaneydi.. Çok şükür ki yağmur yağmadı.. Yorulduk... çok
yorulduk.. ama gözümde doydu, ruhum da.
Bu benim ilk deneyimimdi.. Zirveye varıp çevrenizdeki dağları
gördüğünüzde ve sizin nerede bulunduğunuzu anlayıp algıladığınızda ki o
muhteşem his.. dünyayı ben yarattım ile yaratılan dünyanın karşısında ben neyim
ki ikilemini yaşatan o his... anlatamayacağım galiba..
Teknolojiden uzak olmak, insan ilişkilerinin ve birbiriyle
iletişimin kuvvetlendiği bir ortam yaratıyordu. Orada kaldığımız iki akşam boyunca
kuzinemizin üzerinde demlenen çayımız sohbetlerimize yarenlik etti.. benim de
kendimi yabancı hissetmem o sohbetlerde eriyip bitti...Esprili pansiyon
sahibimizin bilmeceleri, tavla partisi.. Hocam yazmayacağımı düşünmemiştir herhalde.. Grup arkadaşlarım hocamızın
yenilgiye gelemediğini, yenildiğinde acısını yürüyüşlerden çıkardığını
söylemesi üzerine yenilmek için elimden geleni yaptığım halde ayıp olacak söylemesi ama.. rehberimizi 5-4 yendim
de..

Benim meskenim dağlardı dağlar der güzel dizeler insana bu dünyadaki cenneti sunar hirslarimizdan telaslarimizdan kurtuluruz orada kuralları doğa koyar sen uymak zorundasindir ister zengin ister fakir ol dağda doğa ananın sözü geçer güzelliği de bundan gelir
YanıtlaSilMerhaba
YanıtlaSil