6 Ağustos 2016 Cumartesi

Deniz ve Hayal

 "Kalksana", "Yapsana", "Versene"  sadece bu sözler beynimin içinde.. Tüm yaşamımdan arta kalan... Halbuki zaten hiç oturmamış, ne dedilerse yapmış ve her ne istiyorlarsa vermiştim.. Hatta bütün bunları yapmayı sevdim bile zannetmiştim.. Sevgi böyle bişey herhalde diye düşündüğüm zamanlar bu duygunun hastalıklı olduğunu da kabullenmiştim.. "Mutluluk diye bir şey yoktur" diyen annemin sesi kulaklarımda... "O  senin içindedir. Dışarı çıkmayı bekler aynı küçük bir çocuk gibi. Geldiğinde sen de yakalamayı bileceksin. Onunla oyunlar oynayacaksın, yoksa sıkılır çabucak kaçar, kaybolur."

      Babam ben çok küçükken öldüğünde hayatımın en büyük yarasının ruhumda açıldığını o zamanlar bilememiştim elbette. Onun boşluğunun bendeki sevgi açlığını bir labirente döndüreceğini ve girdabında savrulacağımı tahmin bile edemezdim. 

      Annem rızam olmadan beni evlendirirken "iyi bir koca, bu sana bakar" demişti. Aç bırakmaz. Gerçekten de kocam karnımı hiç aç bırakmadı. Ruhumda ki çılgınca açlığın ise adı bile geçmedi.

      Evlendiğim gecenin sabahında kocamdan yediğim dayakla, annemin bana kızdığında attığı dayak arasındaki farkı bile anlayamamıştım. Dayaktan sonra annemi sevmeye devam ettiğim gibi kocamı da sevmeye devam etmem gerektiğini düşünmüştüm. Gerçi kocamın dayaklarının fiziksel olarak daha şiddetli olduğunu, vücudumun her yerinde morluklar olmasından anlıyordum ama ertesi gün bana güler yüzle yaklaştığında hepsini unutuveriyordum. 

       Henüz çocuk yaşta doğurduğum kızıma annelik yapabilmek için iç güdülerimi kullanmak zorunda kalmıştım. Kızım, canım kızım. Birlikte büyüdük biz seninle, aynı kaderi birlikte paylaşmayacağız diye kendime bir söz vermiştim. 

     Aslında kocam çok içki içmeseydi belki de kendini öylesine kaybedip bana bu kadar zarar vermezdi. İçip, içip sarhoş eve geldiği gecelerde kızımı erkenden yatağına yatırırdım. Bir an önce uyuyup babasının beni dövdüğünü görmesin diye ettiğim dualardan sonra kocam bana vururken kızım uyanmasın diye sesimi hiç çıkarmamam gerektiğini düşünürdüm. Dolu bir un çuvalına atılan yumruklar gibi olan his kocamın gittikçe öfkesini arttırır bu durum beni müthiş korkuturdu. Sanırım bu sefer beni öldürecek diye düşündüğüm çok olmuştur. Ama hiç ölmedim, ölemedim. Ertesi gün şişmiş kan çanağına dönmüş gözlerimin üstünü çay kompresi yapar kızımın yüzüne öyle bakardım. İçimde gizlenen, mutluluk oyunu oynadığım o çocuk, çoğunlukla kızımın melek gibi yüzüne bakarken gelirdi. 

    Annem bu dayakların akabinde bir kaç kez evime gelmişti. Karşılıklı oturduğumuzda başını hiç yerden kaldırmadan gözlerini öylece dikkatle halıya dikmiş, uzun bir sessizliğin ardından kısık bir sesle  "sizi aç bırakıyor mu?" diye sorduğunda şaşırmış ve ağlayarak 'hayır' demiştim. Derinden bir iç çekişle yüzünü yerden kaldırıp gözüme bakarken, ağzını biraz eğerek "erkek işte hem sever, hem de döver" demişti. "Ama babam seni hiç dövmemişti" dediğimde annem sessiz kalmayı tercih ederken, ben içimden "yoksa seni hiç sevmemiş miydi? ya da erkek mi değildi?" diye sorular sorardım.

   Evimin penceresinden gözüken deniz manzarasına her gün sıkılmadan saatlerce bakar, hayaller kurarım. Hayal ve deniz. Birbirlerine ne çok benzerler, İkisi de uçsuz bucaksız gelir bana. Ruhumda pek çok şey öldürüldü ama hayallerimi asla öldüremediler. Kendime tekrarlayıp duruyorum  hayaller biterse bu yorucu yaşam yolculuğu da çekilmez olur diye.  Bir gün kocaman bir sandala bineceğim bir ucunda ben bir ucunda kızım. Uçsuz bucaksız maviliklere doğru ben kürek çekerken içimde gizlenen küçük çocuk da çıkıp gelecek ve gidip kızımın yanına oturacak. Belki de o çocuk, bir daha hiç gitmeyecek.

M.Erten, 06 Ağu-Kocaeli

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder